YAZARLARIMIZ
Yaşar Çatalkaya
Yeminli Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi
Sürdürülebilirlik Denetçisi
Uyum Görevlisi
yasarcatalkaya@gmail.com



Nakdi Sermaye İndiriminde Gelir Kavramı: Gelirlerinin %25'i Nasıl Hesaplanmalı?

Nakdi sermaye indirimi uygulamasında, gelirlerinin yüzde 25 veya fazlası pasif nitelikli gelirlerden oluşan sermaye şirketlerinde indirim oranının yüzde 0 olarak uygulanması, uygulamada ciddi sonuçlar doğuran önemli bir sınırlamadır. Bu sınırlama ilk bakışta teknik bir oran hesabı gibi görünse de, oran hesabında hangi büyüklüğün esas alınacağı netleşmediğinde doğrudan indirim hakkının kaybedilmesi gibi ağır sonuçlara yol açabilmektedir.

Bu yazı dizisinde nakdi sermaye indirimi uygulamasındaki pasif gelir sınırlamasını üç temel sorun üzerinden ele alacağım. İlk yazıda, düzenlemede geçen “gelirlerinin yüzde 25’i” ifadesinin ne anlama geldiği üzerinde duracağım. İkinci yazıda pasif gelirlerin sınırlı sayıda sayılmamış olması, “gibi” ifadesi ve gelirin şirketin gerçek faaliyetiyle bağlantısını değerlendireceğim. Üçüncü yazıda ise yüzde 25 eşiğinin çok keskin sonuç doğurması ve kademeli geçiş ihtiyacını ele alacağım.

2015/7910 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve Kurumlar Vergisi Genel Tebliği’nde yer alan düzenlemeye göre; gelirlerinin yüzde 25 veya fazlası, şirket faaliyetiyle orantılı sermaye, organizasyon ve personel istihdamı suretiyle yürütülen ticari, zirai veya serbest meslek faaliyeti dışındaki faiz, kâr payı, kira, lisans ücreti, menkul kıymet satış geliri gibi pasif nitelikli gelirlerden oluşan sermaye şirketleri bakımından indirim oranı yüzde 0 olarak uygulanmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken ilk husus, düzenlemede “hasılat”, “gayrisafi hasılat”, “kurum kazancı” veya “vergi matrahı” ifadelerinin kullanılmamış olmasıdır. Metinde özellikle “gelirlerinin” denilmiştir. Bu kelime tercihi, ilk bakışta basit görünmekle birlikte vergi tekniği bakımından önemli bir tartışma alanı yaratmaktadır.

Vergi kanunlarımızda gelir kavramına ilişkin en net tanım Gelir Vergisi Kanunu’nun 1. maddesinde yer almaktadır. Buna göre gelir, bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır. Aynı Kanun’da gelire giren kazanç ve iratlar; ticari kazanç, zirai kazanç, ücret, serbest meslek kazancı, gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı ve diğer kazanç ve iratlar olarak sayılmıştır.

Bu tanımda geçen “kazanç” daha çok ticari, zirai veya mesleki faaliyet sonucunda elde edilen gelir unsurunu; “irat” ise mal, hak veya sermaye unsurundan doğan getirileri ifade eder. Faiz, kâr payı ve kira gibi gelirler bu yönüyle irat niteliği taşır. “Safi tutar” ifadesi ise gelirin yalnızca brüt tahsilat veya fatura toplamı olarak değil, ilgili gider, maliyet ve indirimler dikkate alındıktan sonra kalan net ekonomik büyüklük olarak kavrandığını gösterir.

Kurumlar Vergisi Kanunu da kurum kazancının, gelir vergisinin konusuna giren gelir unsurlarından oluştuğunu belirtmektedir. Bu nedenle kurumlar vergisi sisteminde dahi gelir kavramı, Gelir Vergisi Kanunu’ndaki gelir unsurlarıyla bağlantılıdır. Bu bağlantı dikkate alındığında, nakdi sermaye indirimi düzenlemesindeki “gelir” ifadesinin kendiliğinden “gayrisafi hasılat” ya da “brüt satış” anlamına geldiğini söylemek kolay değildir.

Bu noktada ticari faaliyet bakımından brüt kâr yaklaşımının savunulabilir olduğunu düşünüyorum. Şirketin satış faturaları toplamı, tek başına şirket bünyesinde kalan ekonomik değeri göstermez. Satışın gerçekleşmesi için katlanılan mal veya hizmet maliyeti düşüldüğünde ortaya çıkan brüt kâr, ticari faaliyetten elde edilen ekonomik sonucu daha doğru yansıtır. Gelir Vergisi Kanunu’ndaki safi gelir tanımı ve Kurumlar Vergisi Kanunu’nun gelir vergisi sistematiğine yaptığı atıf dikkate alındığında, ticari faaliyet gelirleri bakımından brüt kâr yaklaşımı tartışmaya değer bir yaklaşımdır.

Ancak karşı tarafta göz ardı edilmemesi gereken önemli bir düzenleme daha vardır. Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 7. maddesinde yer alan kontrol edilen yabancı kurum kazancı düzenlemesinde de pasif gelir oranlaması yapılmakta, fakat orada “gelirlerinin” değil, açıkça “toplam gayrisafi hasılatının yüzde 25 veya fazlası” ifadesi kullanılmaktadır. Bu tercih önemlidir. Çünkü gayrisafi hasılat, maliyet ve giderler düşülmeden önceki hasılat büyüklüğünü ifade eder.

Gayrisafi hasılat yaklaşımında satılan malın maliyeti, hizmet üretim maliyeti, faaliyet giderleri veya finansman giderleri dikkate alınmaz. Satış tarafında ise brüt satışlar yerine, satış iadeleri ve satış iskontoları gibi hasılatı düzelten kalemler dikkate alınarak net satışlar esas alınmalıdır. Örneğin 100 TL satış yapılmış ve 10 TL satış iadesi doğmuşsa satış geliri 90 TL olarak dikkate alınmalıdır. Ancak 100 TL satışın maliyeti 70 TL ise, bu maliyet gayrisafi hasılat hesabında düşülmez; çünkü bu durumda hasılat hesabından çıkılıp kâr hesabına geçilmiş olur.

Nakdi sermaye indirimi uygulamasındaki kafa karışıklığı tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta Gelir Vergisi Kanunu’ndaki “kazanç ve iratların safi tutarı” tanımı ve Kurumlar Vergisi Kanunu’nun bu sisteme yaptığı atıf vardır. Diğer tarafta ise kontrol edilen yabancı kurum düzenlemesinde, benzer bir pasif gelir oranlamasında açıkça “toplam gayrisafi hasılat” ifadesinin kullanılmış olması bulunmaktadır. Kanun koyucu veya idare, oranlamanın gayrisafi hasılat üzerinden yapılmasını istediğinde bunu açıkça ifade edebilmektedir.

Bu nedenle nakdi sermaye indirimi düzenlemesinde kullanılan “gelirlerinin” ifadesinin, tartışmasız biçimde gayrisafi hasılat anlamına geldiğini söylemek güçtür. Gelir kavramının safi mahiyeti dikkate alındığında, ticari faaliyet bakımından maliyetlerin dikkate alınması ve brüt kâr düzeyinde bir değerlendirme yapılması gerektiği yönünde ciddi bir yorum alanı bulunmaktadır. Buna karşılık uygulamada Mali İdare’nin gelir tablosu kalemleri ve hasılat yapısı üzerinden hareket etme eğiliminde olabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır.

Uygulamada sıkça karşılaştığımız sorun, mükelleflerin aynı düzenlemeyi farklı hesaplama tabanları üzerinden yorumlamasıdır. Bir şirket oran hesabında net satışları esas alırken, başka bir şirket gelir tablosundaki tüm gelir kalemlerini dikkate alabilmektedir. Bir başka mükellef ise GVK’daki safi gelir yaklaşımından hareketle brüt kârı esas almanın daha doğru olduğunu ileri sürebilmektedir. Özellikle pasif gelir oranı yüzde 20 ile yüzde 30 bandında olan şirketlerde, bu farklılık doğrudan indirim hakkının korunması veya kaybedilmesi sonucunu doğurabilir.

Kanaatimce bu belirsizlik mükelleflerin kendi yorumlarına bırakılmamalıdır. Nakdi sermaye indirimi gibi vergi avantajı doğuran ve aynı zamanda yüzde 25 eşiğinde tüm hakkı ortadan kaldırabilen bir düzenlemede, oran hesabının hangi büyüklük üzerinden yapılacağı açıkça belirtilmelidir. Mali İdare’nin, “gelirlerinin yüzde 25’i” ifadesinin gelir tablosu gelirleri mi, net satışlar mı, gayrisafi hasılat mı, brüt kâr mı yoksa başka bir toplam mı olduğunu açık şekilde ortaya koyması uygulama birliği bakımından zorunludur.

Sonuç olarak, nakdi sermaye indirimi uygulamasındaki pasif gelir sınırlamasında ilk temel sorun “gelir” kavramının net olmamasıdır. Gelir Vergisi Kanunu’ndaki tanım, gelir kavramının safi mahiyet taşıdığını göstermektedir. Kontrol edilen yabancı kurum düzenlemesi ise pasif gelir oranlamasında gayrisafi hasılat kullanılmak istendiğinde bunun açıkça yazılabildiğini ortaya koymaktadır. Nakdi sermaye indirimi yönünden bu açıklık sağlanmadığı sürece, aynı ekonomik tablo farklı mükelleflerde farklı sonuçlar doğurmaya devam edecektir.

15.05.2026

Kaynak: www.MuhasebeTR.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

>> Duyurulardan haberdar olmak için E-Posta Listemize kayıt olun.

>> SGK Teşvikleri (150 Sayfa) Ücretsiz E-Kitap: hemen indir.

>> MuhasebeTR mobil uygulamasını Apple Store 'dan hemen indir.

>> MuhasebeTR mobil uygulamasını Google Play 'den hemen indir.

>> YILIN KAMPANYASI: Muhasebecilere Özel Web Sitesi 1.666 TL + KDV  Ayrıntılar için tıklayın.

GÜNDEM