YAZARLARIMIZ
Murat Günhan
Vergi İhtilafları Direktörü
E. Gelirler Kontrolörü
murat23gunhan@gmail.com



Fon Krizinden Bir Çıkış Yolu Olarak Clawback (Zarar Giderimi -Redress- ve Vergisel Sonuçları)

Özet

Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu 131 yatırım fonu tasfiyeye alınmış, Kurul’un 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcı bulunduğu bildirilmiştir. Tasfiye, fonda kalan malvarlığını paraya çevirerek hak sahiplerine dağıtmakla yetinir; tasfiyeden önce hukuken gerçekleşmiş işlemlerle fon sisteminden çıkmış değerin akıbeti ise tasfiye hukukunun dışında kalır ve ayrı bir hukuki dayanak ile usul gerektirir. Bu çalışmamızda söz konusu değerin geri alınması (clawback), geri alınan tutarın zarar görenlere aktarılması (redress) ve bu iki işlemin doğuracağı vergisel sonuçlar birlikte ele alınmaktadır.

Türk hukukunda yatırım fonlarına özgü genel bir clawback rejimi bulunmamakta; geri alma, tazmin, iptal, müsadere ve takip işlevi gören araçlar farklı kanunlara dağılmış durumdadır. Bu araçların hiçbiri, geçmişte fondan çıkmış yatırımcıdan aradaki farkı geri almaya tek başına yetki vermemektedir. Çalışmamızda yüksek getiri ile hukuken geri alınabilir menfaat birbirinden ayrılmakta; iyi niyet, ispat, nedensellik, ölçülülük ve yargısal denetim güvencelerini taşıyan özel bir düzenleme önerilmektedir. Önerilen çerçeve, geri alınan değerin dağıtımını düzenlemekle kalmayıp başlangıçta doğru biçimde vergilendirilmiş bir kazancın, sonradan kesinleşen geri alma karşısında iade veya mahsup yoluyla düzeltilmesini de kapsamaktadır.

1. GİRİŞ

SPK’nın 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu 131 yatırım fonu tasfiyeye alınmış; Kurul’un 23 Eylül 2026 tarihli açıklaması, bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcı bulunduğunu ortaya koymuştur. Tasfiye, fonda kalan malvarlığının hak sahiplerine dağıtılmasını sağlar; ancak tasfiyeden önce fondan çıkmış değerin akıbeti tasfiye hukukunun konusu değildir. Fon krizinden çıkış yolu da tam bu noktada, geri alma, zarar giderimi ve vergisel düzeltmenin birbirini tamamlayan işlemler olarak tasarlanmasında aranmalıdır.

Bu çerçevede üç soru öne çıkmaktadır. Türk hukukunda clawback hangi araçlarla ve hangi şartlarla uygulanabilir? Geri alınan değer, zarar gören yatırımcılara hangi ölçütlerle aktarılmalıdır? Daha önce vergilendirilmiş bir kazanç sonradan geri alındığında, geri ödeyen ile zarar giderimi alan bakımından hangi vergisel sonuçlar doğar?

Çalışmamızda bu sorular; 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu (SPK.), 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu (KVK), 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu (GVK), 213 sayılı Vergi Usul Kanunu (VUK), 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK), 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK), 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ve ceza muhakemesi hükümleri çerçevesinde incelenmekte; ABD, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği örneklerinden yalnızca karşılaştırma amacıyla yararlanılmaktadır. İnceleme, fon krizinin olgusal çerçevesinden ve clawback kavramından başlayarak Türk hukukundaki imkânlara, zarar giderimine ve vergisel sonuçlara uzanmakta; öneriler ile son bulmaktadır.

2. FON KRİZİNİN OLGUSAL VE EKONOMİK ÇERÇEVESİ

2.1. SPK açıklamaları ve tasfiyede kesim tarihi

SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli açıklaması krizin arka planını ortaya koymaktadır. Açıklamada, serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla fiilî dolaşımı düşük bazı paylarda, ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayan fiyat hareketlerinin gözlendiği belirtilmiş; ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanmaların ve olağandışı fiyat hareketlerinin de sistemik risk oluşturduğu vurgulanmıştır.

SPK’nın 28 Eylül 2026 tarihli “Tasfiye Süresine İlişkin Basın Duyurusu” ise tasfiyenin talimatlar bakımından nasıl işleyeceğini göstermektedir. Duyuruya göre ilgili portföy yönetim şirketlerinin kurucusu olduğu fonlar 17.09.2026 itibarıyla TEFAS üzerinden alım ve satıma kapatılmış, TEFAS dışındaki işlemler de durdurulmuştur. Yalnızca 16.09.2026 tarih ve öncesinde iletilen talimatlar platformun olağan işleyişine dâhil edilmiştir. 16.09.2026 tarih ve saat 13.30 sonrası ile 17.09.2026 tarih ve saat 13.30 öncesi talimatlar aynı fiyat valörüne bağlanmış, ancak fonlar o gün işleme kapatıldığından 17.09.2026 tarihinde verilen talimatlar iptal edilmiştir. İptal edilen talimatların sahiplerine tasfiye bakiyesinden katılma payı oranında ödeme yapılacak; 16.09.2026 tarih ve öncesinde iletilmekle birlikte fonun temerrüdü veya fiyat açıklamamasından dolayı gerçekleştirilemeyen talimatlar da tasfiye kapsamında değerlendirilecektir.

Bu düzenlemenin geri alım bakımından üç sonucu vardır. İlki, gerçekleşmiş bir satış ile yalnızca verilmiş bir satış talimatının aynı ekonomik sonucu doğurmamasıdır. Gerçekleşmiş satışta fon malvarlığından bir çıkış olmuştur; iptal edilen talimatta ise yatırımcı payını satmamış, fon üzerindeki hakkını korumuş ve tasfiye alacaklısı konumuna gelmiştir. Bu nedenle iptal edilen talimatlar, fon sisteminden çıkmış kazanç hesabına kendiliğinden dâhil edilemez. Hesapta emrin verildiği tarihe değil, işlemin gerçekleşip gerçekleşmediğine, fiilî nakit çıkışının bulunup bulunmadığına ve hak sahipliğinin sürüp sürmediğine bakılmalıdır.

İkinci sonuç, sınır çizgisine yakın işlemlerin ayrıca incelenmesi gerektiğidir. 16.09.2026 tarih ve saat 13.30’dan sonra verilip gerçekleşen talimatlarla 17.09.2026 tarihinde verilip iptal edilen talimatlar aynı fiyat valörüne tabi olduğu hâlde farklı sonuç doğurmuştur: birinde yatırımcı nakde ulaşmış, diğerinde tasfiye bakiyesinden pay oranında ödeme beklemektedir. Eşitlik ilkesi açısından bu farkın gerekçesi açıklanmalı, olağandışı zamanlama taşıyan son gün çıkışları da adli-finansal analizde ayrıca ele alınmalıdır.

Üçüncü sonuç vergiseldir. İptal edilen talimat sahiplerine yapılacak tasfiye ödemesi, kazancın hangi tarihte gerçekleştiği ve stopajın nasıl uygulanacağı sorularını gündeme getirmektedir. Para piyasası fonlarına ilişkin 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı (RG 5.9.2026,33361) ile getirilen stopaj değişikliği ve iktisap tarihi ile gerçekleşme tarihi arasındaki tartışma da tasfiye ödemeleri açısından ayrıca değerlendirilmelidir.

SPK’nın 1 Ekim 2026 tarihli “İsteğe Bağlı İade Hesaplarına İlişkin Duyuru”su, geri alım tartışmasına somut bir zemin kazandırmaktadır. Duyuruya göre, tasfiye kapsamındaki fonlarda tasfiye kararından önce katılma payı satışlarından “fahiş kazanç” elde edenler bu kazancı kendi istekleriyle ilgili fona iade edebilecek; bunun için Birleşik Fon Bankası nezdinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) adına her fon için ayrı bir “İsteğe Bağlı İade Hesabı” açılmıştır. Yatırılan tutarlar yalnızca ilgili fonun tasfiye malvarlığına dâhil edilecek, başka bir fona veya hesaba aktarılamayacak ve tasfiye ile görevlendirilen T.C. Ziraat Bankası A.Ş. ile Türkiye İş Bankası A.Ş. aracılığıyla o fonun katılma payı sahiplerine yapılacak ödemelerde kullanılacaktır. Hesaplar, yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu hisse senedi yoğun fonlar, serbest fonlar ve para piyasası fonları dâhil tasfiye kapsamındaki tüm fonlar için açılmıştır. Duyuru ayrıca, borsada işlem gören ortaklıkların paylarının alım satımı ve benzeri işlemlerden elde edilen fahiş kârların geri ödenmesi için TMSF adına tek bir “Genel Hisse İade Hesabı” açıldığını bildirmektedir.

2.2. Ekonomik mekanizma: fon büyümesi değer mi yaratır, fiyatı mı yükseltir?

Bir fonun olağanüstü performans göstermesi kendi başına hukuka aykırı değildir. Ne var ki düşük likiditeli bir varlıkta şöyle bir döngü oluşabilir: fon alım yapar, fiyat yükselir, portföy değeri artar, yüksek getiri görüntüsü yeni yatırımcı çeker, fon büyür ve yeni alım gücü doğar. Burada asıl soru, fon büyüklüğünün fiyat artışının sonucu mu yoksa nedeni mi hâline geldiğidir. Bu soru, fiilî dolaşımı düşük, piyasa derinliği sınırlı ve portföy ağırlığı yüksek paylarda belirleyici olmaktadır.

Yalnızca borsa fiyatına bakmak da yeterli değildir. Portföyünde piyasa fiyatı üzerinden 10 milyar TL değerinde pay bulunan varsayımsal bir fonu düşünelim. Bu payların önemli bölümü düşük likiditeye sahipse, fon hepsini aynı anda satmak istediğinde 10 milyar TL’nin tamamını nakde çeviremeyebilir. Başka bir deyişle muhasebe değeri ile gerçekleştirilebilir ekonomik değer birbirinden ayrılır; bu fark da yoğun çıkış dönemlerinde sistemik risk yaratır.

2.3. Çıkış yolunun aşamaları ve geri alımın niteliği

Çıkış yolu; tasfiye, geri alım, zarar giderimi ve vergisel düzeltme olmak üzere birbirini tamamlayan farklı aşamadan oluşmalıdır. Tasfiye, fonun mevcut malvarlığının paraya çevrilip katılma payı sahiplerine dağıtılmasıdır; kesim tarihi, iptal edilen talimatlar ve pay oranında ödeme bu aşamanın konusudur. Geri alım, fon sisteminden hukuken geri alınabilir biçimde çıkmış değerin tespiti ve tahsilidir; hukuki dayanak, delil standardı, iyi niyet ve malvarlığı takibi burada tartışılır. Zarar giderimi, tahsil edilen değerin zarar gören yatırımcılara aktarılmasıdır; zararın tanımı, nedensellik ve dağıtım sırası bu aşamaya aittir. Vergisel düzeltme ise daha önce vergilendirilmiş kazancın sonradan geri alınması hâlinde vergisel sonucun yeniden düzenlenmesidir; iade veya mahsup, çifte avantajın önlenmesi ve vergi yükünün kime ait olacağı bu aşamanın sorularıdır.

Çıkış yolu olarak önerilen clawback bir ceza değildir. Ceza hukuku belirli bir fiilin suç oluşturup oluşturmadığını ve failin cezai sorumluluğunu araştırır; clawback ise bir ekonomik menfaatin hangi hukuki sebeple ve hangi ölçüde geri alınabileceği sorusuna odaklanır. Bununla birlikte özel bir clawback rejimi, ceza sorumluluğunun yerine geçecek ya da suçluluk karinesi yaratacak biçimde kurulamaz. Yüksek getiri, olağandışı fiyat hareketi, zamanlama veya fon büyümesi tek başına hukuka aykırılığın kanıtı sayılmaz. Geri alınabilir bir menfaatten söz edebilmek için ayrıca hukuki sebep, somut olgular, nedensellik ve kanunda öngörülen delil standardı aranmalıdır. Ceza soruşturması ile geri alım süreci arasında bilgi paylaşılacaksa da masumiyet karinesi, savunma hakkı ve hukuka uygun delil elde etme ilkeleri korunmalıdır.

3. ÇIKIŞ YOLU OLARAK CLAWBACK: KAVRAM VE KARŞILAŞTIRMALI HUKUK

3.1. İki hukuki gelenek

Clawback kavramı farklı hukuk alanlarında farklı işlevlerle kullanılmaktadır. Birinci gelenek şirketler hukuku ve yönetici ücretlendirmesidir. ABD’de Sarbanes-Oxley Act §304 (yeniden düzenlenen finansal tablolar sonrasında üst yöneticilerin ikramiye ve hisse satış kazançlarının geri alınması) ile Dodd-Frank Act §954 (borsaya kote şirketlerde hatalı finansal tablolar nedeniyle fazla ödenen teşvik ücretlerinin geri alınması; uygulama kuralı SEC Rule 10D-1) bu alanda belirli koşullara bağlı geri alma kuralları getirmiştir. Birleşik Krallık ve AB bankacılık düzenlemelerinde de değişken ücretlerin belirli koşullarda azaltılması veya geri alınması mümkündür. Bu gelenekte geri alımın konusu çoğunlukla yöneticinin sözleşmesel veya düzenleyici çerçevede elde ettiği ücret ve teşviklerdir.

İkinci gelenek iflas ve icra hukukundan gelir ve fon tartışmasına daha yakın bir örnek sunar. ABD iflas hukukunda hileli devirlerin ve tercihli ödemelerin iptaline ilişkin kurallar (11 U.S.C. §548 hileli devirlerin iptali, §547 tercihli ödemelerin iptali, §544(b) iflas idaresinin alacaklıların iptal haklarını kullanması, §550 iptal edilen devrin geri alınması), bir Ponzi düzeni çöktüğünde iflas idaresine yatırdığından fazla nakit çekmiş net kazançlı yatırımcılardan bu fazlayı geri isteme ve net kayıplı yatırımcılara dağıtma imkânı tanır. En bilinen uygulama Madoff dosyasıdır: iflas idaresi Irving Picard net kazançlı yatırımcılara karşı çok sayıda dava açmış, geri alınan toplam tutar milyarlarca doları bulmuştur. Bu tahsilatın büyük bölümü yargılama sonucundan değil, büyük net kazançlı hesaplarla yapılan uzlaşmalardan gelmiştir; en büyük tekil örnek olan Picower uzlaşması yaklaşık 7,2 milyar dolardır. Bu dosyalarda yüksek kazanç, geri almanın tek başına sebebi sayılmamış; geri alma belirli bir iptal veya iade teorisine, işlemin niteliğine ve uygulanabilir savunmalara dayanmıştır.

Bu iki gelenekten Türkiye için çıkarılabilecek ortak ilke şudur: geri alım, soyut bir “fazla kazancı geri alma” yetkisi olarak değil, kanuni dayanağı, kapsamı, usulü ve savunma imkânları önceden belirlenmiş bir hukuki mekanizma olarak kurulmalıdır. Bu mekanizmada iyi niyet ve karşı edim özellikle önem taşır. Fon payını geçerli bir işlemle satın almış ve daha sonra geçerli bir fiyat üzerinden satmış olan yatırımcı, yalnızca kazancı yüksek olduğu için kendiliğinden geri alım borçlusu hâline gelmez. Buna karşılık geri alınabilir bir menfaatin somut delillerle belirlendiği durumlarda, iyi niyet ve elde bulunan değer kuralları çerçevesinde farklı bir sonuç doğabilir.

3.2. Adil Fon (Fair Fund) modeli

ABD’de SEC (Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu), belirli işlemlerde tahsil edilen haksız kazanç, faiz ve hukuki para cezalarının zarar gören yatırımcılara dağıtılabilmesi için “Fair Fund” oluşturabilir. Vestech Partners dosyasında SEC, 2026 yılında toplam 2.364.449,64 ABD doları tahsil etmiş ve bu tutarların zarar görenlere dağıtılması amacıyla Fair Fund kurmuştur. SEC dağıtım planı sürecini de ayrı bir idari aşama olarak yürütmektedir. Bu örnek, geri alma ile zarar gideriminin aynı şey olmadığını; tahsil edilen değerin kime, hangi hesaplama yöntemiyle ve hangi usulle dağıtılacağının ayrıca düzenlenmesi gerektiğini göstermektedir.

Bununla birlikte ABD modeli olduğu gibi aktarılamaz. SEC’in yetkileri, federal menkul kıymetler hukuku ve haksız kazancın iadesi kurumu, Türkiye’deki anayasal ve idari düzenden farklıdır. Aktarılabilecek olan kurumsal biçim değil ilkedir: ekonomik değer yalnızca kamu bütçesine değil, mümkün olduğu ölçüde zarar gören yatırımcıya yönlendirilmelidir.

3.3. Karşılaştırmadan çıkan sonuçlar

Karşılaştırmalı hukuk dört sonucu öne çıkarmaktadır. Birincisi, geri alma açık bir kanuni veya sözleşmesel dayanağa ve belirli bir usule bağlanmaktadır. İkincisi, iyi niyet, karşı edim ve işlemle bağlantı, sorumluluğun kapsamını belirleyen temel unsurlardır. Üçüncüsü, tahsilatın zamanlaması önemlidir; ancak tahsil kabiliyeti geri almanın ölçütü değil, kanuni şartlar oluştuktan sonra uygulamayı ve koruma tedbirlerini belirleyen bir etkendir. Dördüncüsü, vergisel sonuçlar geri alma kararından kendiliğinden doğmaz; geri ödeyenin önceki vergi yükü ile zarar giderimi alanın vergisel konumu ayrı ayrı düzenlenir.

4. CLAWBACK TÜRKİYE’DE ÇIKIŞ YOLU OLABİLİR Mİ?

4.1. Mevcut hukuki araçlar ve yetersizlikleri

Türk hukukunda yatırım fonlarına özgü, tek ve genel bir clawback kurumu bulunmamaktadır. Buna karşılık çeşitli kanunlarda geri alma veya malvarlığına yönelme işlevi gören araçlar vardır. Dolayısıyla eksik olan hiçbir geri alma aracının varlığı değil; fon yatırımcılarının geçmiş çıkışlarını tek bir kesim tarihi, tek bir hesaplama yöntemi ve tek bir usul altında ele alan genel bir rejimdir.

Mevcut araçların kapsamı birbirinden farklıdır. SPK. m.21 ve m.94, sermaye piyasası düzeninin ve yatırımcı malvarlığının korunmasına yönelik özel yetkiler verir; bunların kullanılması kanundaki şartlara bağlıdır. TBK m.77 vd. sebepsiz zenginleşmenin iadesini düzenler, ancak geçerli bir katılma payı satışında “haklı sebebin bulunmaması” unsurunun ayrıca gösterilmesi gerekir. TBK m.49 vd. haksız fiil ve diğer sorumluluk hükümleri ise zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik kurulmasını ister. İİK m.277 vd. tasarrufun iptali rejimi belirli alacaklı-borçlu ilişkilerine bağlıdır. 6183 sayılı Kanun kamu alacağının korunması ve tahsiline, CMK m.128 ile TCK m.54-55 ise suç soruşturması ve kovuşturması sırasındaki malvarlığı tedbirlerine ilişkindir. Sonuç olarak bu hükümlerin hiçbiri tek başına, geçmişte yüksek fiyattan çıkmış yatırımcılardan aradaki farkı geri alma yetkisi vermez.

Geri alım kavramı Türk hukukuna yabancı değildir; ancak dağınık bir biçimde yer almaktadır. Eksik olan, bu araçları tek bir usul ve tek bir kesim tarihi etrafında birleştiren ve 455.758 yatırımcı ölçeğinde işletilebilecek özel bir kanuni çerçevedir.

4.2. Çıkış yolunu daraltan engeller

Birinci engel haklı sebep sorunudur. Yatırımcı fon payını TEFAS üzerinden, o günün fiyatı üzerinden fona satmışsa işlemin karşı tarafı diğer yatırımcılar değil fondur. Fon havuzu ekonomik olarak diğer yatırımcıların anaparasından oluşsa da hukuken ortada geçerli bir alım-satım işlemi vardır. Sebepsiz zenginleşme davası ancak fiyatın hukuka aykırı biçimde oluştuğu ya da işlemin geçersizliği somut olarak gösterilebilirse ilerleyebilir. Geri alım bu nedenle genel bir “fazla çekeni geri çağırma” yetkisi olarak kurulamaz; özel bir kanuni dayanak gerektirir.

İkinci engel iyi niyet ve elde bulunan değerdir. TBK m.79’un uygulama alanına giren bir iade ilişkisinde iyi niyet, iade borcunun kapsamını etkileyebilir. Özel bir clawback kanunu bu güvenceyi ortadan kaldırmamalı; yatırımcının hukuken korunabilir anaparasını, elde bulunan değeri ve somut işlem bağlantısını açıkça düzenlemelidir. Kazancın tüketilmiş, başka bir varlığa dönüştürülmüş veya vergi olarak ödenmiş olması da tek başına iade borcunu ortadan kaldırmaz; iade kapsamı kanunun açık hükümlerine ve iyi niyet değerlendirmesine göre belirlenir. Bu yüzden “vergi ödendiği için bu tutar geri alınamaz” ya da “vergi ödendiği hâlde tamamı ayrıca geri alınır” gibi otomatik sonuçlardan kaçınmak gerekir.

Üçüncü engel kanunilik ve geçmişe etkidir. Üçüncü kişilerin malvarlığına müdahale eden geniş kapsamlı bir geri alma rejiminin, açık kanuni yetki olmaksızın idari düzenlemeyle kurulması; Anayasa’nın kanunilik, mülkiyet hakkı ve hukuk devleti güvenceleri açısından ciddi bir sorun doğurur. Yeni bir kanunun geçmişte gerçekleşmiş işlemlere uygulanması da ayrıca incelenmelidir; çünkü kanunun geçmişteki olgulara yeni bir sonuç bağlaması ile tamamlanmış bir hukuki durumu geriye dönük olarak değiştirmesi aynı şey değildir. Bu nedenle düzenleme kapsamı, kesim tarihini, hukuki sebebi, hesaplama yöntemini ve savunma imkânlarını açıkça belirlemelidir.

Dördüncü engel ölçülülüktür. Özel bir geri alma rejimi meşru bir yatırımcı koruma amacı taşısa bile elverişlilik, gereklilik ve orantılılık açısından denetlenmelidir. Müdahale hukuken geri alınabilir menfaatle sınırlı kalmalı; piyasa riskinden doğan olağan kayıplar ile hukuka aykırı mekanizmanın yol açtığı zarar birbirine karıştırılmamalıdır. Geri alınacak miktar, yatırımcının tüm malvarlığına yönelen genel bir yaptırım değil, kanuni yönteme göre hesaplanan tutar olmalıdır.

Beşinci engel masumiyet karinesi ve ceza yargılamasıyla ilişkidir. Anayasa m.38/4’e göre suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Geri alım bir ceza olmadığından bu ilke doğrudan uygulanmaz; ancak geri alım ispatlanmamış bir suç iddiasına dayandırıldığı ölçüde, ceza yargılamasının sonucunu dolaylı olarak önceden belirlemiş olur. Model bu yüzden sorumluluğu suçluluk hükmüne değil, ekonomik ve hukuki nitelemeye bağlamalıdır; ceza yargılamasının sonucu bekleniyorsa bu bekleme tahsilat aleyhine sonuç doğurmamalıdır.

4.3. Çıkış yolu sonuç verir mi?

Sonuç alınabilirlik iki ölçütle değerlendirilmelidir: tahsilat oranı ve zamanlama. Karşılaştırmalı örnekler, geri alınabilen tutarın büyük ölçüde hâlâ finansal sistem içinde, izlenebilir hesaplarda duran değere bağlı olduğunu göstermektedir. Türkiye’de işlemlerin Takasbank, MKK, aracı kurumlar ve bankalar üzerinden merkezî olarak izlenebilmesi, ABD’de iflas idaresinin veya SEC’in kullandığı verilerden nitelik olarak farklı olmayan bir veri altyapısı sağlar. Kazanç gayrimenkule, şirket payına veya yurt dışı varlığa dönüşmüşse geri alım hem hukuken hem fiilen zorlaşır ve zamanla azalır. Bu nedenle kanuni çerçevenin, malvarlığının dondurulmasına ilişkin koruma tedbirlerini soruşturmanın erken aşamasında devreye sokması sonuç alınabilirliği belirleyen en önemli etkendir. Geç kalan bir geri alım düzenlemesi hukuken doğru olsa bile fiilen büyük ölçüde sonuçsuz kalabilir.

Kurumlar arası koordinasyon hukuki olmaktan çok idari bir sorundur; SPK, MASAK ve vergi idaresi arasındaki bilgi akışı farklı biçimlerde düzenlenebilir. Sonuç olarak Türkiye’de bir geri alım sisteminin kurulması hukuken mümkündür ve mevcut araçlarla kısmen yapılabilir; ancak tutarlı ve geniş kapsamlı bir sonuç, özel bir kanuni çerçeveye ve malvarlığı takibinin erken başlamasına bağlıdır.

SPK’nın 1 Ekim 2026 tarihli duyurusu, geri alımın bu aşamada zorunlu bir mekanizmayla değil gönüllü iade yoluyla başlatıldığını göstermektedir. Bu tercih, genel bir clawback rejiminin bulunmadığı tespitiyle uyumludur; ancak sorunu çözmez. Duyuru “fahiş kazanç” kavramını tanımlamamakta, iade edilecek tutarın hesaplama yöntemini ve kesim tarihini belirtmemektedir. İadenin hukuki niteliği de (sebepsiz zenginleşme iadesi, bağış veya kabul edilmiş bir borcun ifası) açık değildir; aynı şekilde iade edenin hukuki ve idari sorumluluğuna etkisi ile ödemenin kusur ikrarı sayılıp sayılmayacağı belirsizdir. Tutarların yalnızca iade edilen fona aktarılması ve fonlar arasında mahsup yapılmaması da, birden çok fonda işlem yapan yatırımcının her fon bakımından kazancını ayrı değerlendirmesi sonucunu doğurur. Genel Hisse İade Hesabı açısından ise tahsil edilen tutarın kime ve hangi ölçütle aktarılacağı duyuruda yer almamaktadır. Gönüllü iade, burada önerilen kanuni çerçevenin yerini tutmaz; hesaplama, savunma ve dağıtım kurallarının neden gerekli olduğunu somutlaştırır.

4.4. Geri alımın tasarımı: net ekonomik çıkış, yatırımcı kategorileri ve tahsilat

Modelin başlangıç noktası net nakit çıkışı taramasıdır: fona giren her kişi için fonun kuruluşundan itibaren toplam çıkış tutarı ile toplam giriş tutarı karşılaştırılır. Çıkış girişi aşıyorsa aradaki fark net nakit kazancı sayılır. Örneğin fona 10 milyon TL yatıran ve sonradan 34 milyon TL çeken kişinin net kazancı 24 milyon TL’dir. Bunun için gereken veriler (kimlik, hesap, tarih, tutar ve fon hareketleri) Takasbank, MKK, portföy yönetim şirketleri, aracı kurumlar ve bankalarda zaten kayıtlıdır.

Kazanç elde etmek ile hukuka aykırı davranmak aynı şey olmadığından yatırımcılar kategorilere ayrılmalıdır. Olağan yatırımcı, kamuya açık bilgilerle yatırım yapan, özel bilgiye veya koordinasyona sahip olmayan kişidir; yüksek getirisi sorumluluk doğurmaz. Profesyonel yatırımcının bilgisi ve işlem kapasitesi yüksek olabilir, ancak profesyonel olmak da başlı başına bir sorumluluk sebebi değildir. Mekanizmadan bilerek yararlanan kişiler bakımından ise önceden bilgi, ilişkili taraf bağlantısı, işlem zamanlaması, koordinasyon ve menfaat aktarımı gibi göstergeler birlikte incelenmelidir. Mekanizmanın kurulmasında veya yönetilmesinde rol alan portföy yöneticileri, şirket yöneticileri ve diğer profesyonel aktörlerin ceza, idari, özel hukuk ve geri alım sorumlulukları ise ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu göstergeler inceleme sebebi veya karine olabilir; ancak nihai sorumluluk için kanuni unsurlar ve yeterli delil gerekir.

Tahsilatta “net kazancı en yüksek olandan başlama” ölçütü genel bir kural olarak uygun değildir, çünkü yüksek kazancı hukuki sorumluluğun göstergesi hâline getirir. Kanun bunun yerine önce hukuki sorumluluğu kesinleşmiş veya geri alma şartları somutlaşmış dosyaları, tahsil kabiliyetini, malvarlığının izlenebilirliğini, zamanaşımını ve delillerin kaybolma riskini gözeten objektif ölçütler koyabilir. Tutarın büyüklüğü ancak bu şartlardan sonra operasyonel bir öncelik unsuru olarak kullanılabilir.

Geri alınacak tutara çıkış tarihinden itibaren otomatik faiz işletilmesi, her yatırımcının gecikmeden veya hukuka aykırılıktan sorumlu olduğu varsayımına yol açabilir. Bu nedenle faiz, hukuki temelin niteliğine ve kişinin iyi veya kötü niyetine göre kanunda farklılaştırılmalıdır. Sıradan yatırımcı bakımından yalnızca ekonomik menfaatin iadesi söz konusudur ve bu gruba cezalandırıcı nitelikte bir faiz uygulanmamalıdır. Yönetim veya mekanizmayla bağlantılı ve kusurlu kişiler için ise kanuni faiz ya da daha ağır sonuçlar ayrıca düzenlenebilir.

Hukuka aykırı olarak elde edildiği tespit edilen menfaat gayrimenkule, şirket payına, başka bir finansal varlığa veya yeni bir yatırıma dönüşmüş olabilir. Kazançla alınan her malvarlığına el konulmasını öngören sınırsız bir model anayasal açıdan savunulamaz. Kanun; ekonomik bağlantının nasıl kurulacağını, delil standardını, üçüncü kişinin iyi niyetinin nasıl korunacağını, mahkeme kararının gerekip gerekmediğini ve itiraz yollarını açıkça belirlemelidir.

Geri alım sisteminin amacı bütün yüksek getirileri geri almak olamaz. Hukuka uygun biçimde yatırım yapan ve mekanizmaya katılmayan yatırımcının yalnızca yüksek kazanç elde etmiş olması geri alım sebebi değildir; aksi hâlde sistem yatırım riskini geriye dönük olarak yeniden dağıtır ve yatırımcı güvenini zedeler. Öte yandan mekanizmayı bilerek kullanan ve menfaat sağlayan kişinin sıradan yatırımcıyla aynı konumda değerlendirilmesi de adalet ve piyasa güvenliği bakımından kabul edilemez. Bu nedenle ölçüt kazancın miktarı değil, hukuki ve ekonomik niteliğidir.

4.5. İspat yükü, delil standardı ve yargısal denetim

Hukuk, ceza ve idari yargıda delil standartları farklı olduğundan ispat yükü ve delil eşiği kanunda açıkça belirlenmelidir. Hukuk yargılamasında iddia eden ispatla yükümlüdür ve iyi niyet karinesi vardır; ceza yargılamasında şüpheden sanık yararlanır ve mahkûmiyet için kesin kanaat aranır; idari yargıda ise hâkim re’sen araştırma yetkisine sahiptir. Bu üç rejimin kesiştiği süreçte şu dağılım önerilebilir. Net nakit kazancın varlığı ve miktarı, veri kaynaklarına dayanılarak geri alım birimince ispatlanır. İyi niyet karine olarak kabul edilir ve iyi niyetli yatırımcı yalnızca net kazanç sınırında sorumlu olur. Kötü niyet, mekanizmayla bağlantı veya koordinasyon iddiası ise faizli ve ağırlaştırılmış sorumluluğun dayanağı olduğundan, olağan hukuk davasındaki ihtimal ölçüsünden yüksek, ceza yargılamasındaki kesin kanaatten düşük bir delil eşiğiyle birim tarafından ispatlanır.

ABD iflas hukukundaki iyi niyet savunması bu yaklaşıma emsal oluşturur: iflas idaresinin iptal talebine karşı, karşılığını vermiş ve iyi niyetle hareket etmiş alıcı verdiği değer kadar korunur. Türk hukukunda bunun karşılığı TBK m.79 ile MK m.3’tür; özel kanun bu iki hükmü tek bir savunma kuralı hâlinde birleştirebilir.

5. ZARAR GİDERİMİ: GERİ ALINAN DEĞERİN ZARAR GÖRENLERE ULAŞMASI

5.1. Zarar tanımı ve hesabı

Geri alım tek başına çıkış yolu değildir; geri alınan değer zarar gören yatırımcıya ulaşmıyorsa çıkış yarım kalır. Ancak “zarar” kavramı dikkatle tanımlanmalıdır, çünkü her piyasa kaybı kapsama alınırsa piyasa riski kamuya veya diğer yatırımcılara yüklenmiş olur. Bu nedenle önce hukuka aykırı mekanizma ile zarar arasında nedensellik bağı kurulmalıdır.

Bu konuda önerilebilecek temel yöntem, yatırımcının fiilî net ekonomik zararının esas alınmasıdır. Örneğin 1 milyon TL yatıran ve tasfiye sonunda 600 bin TL elde eden yatırımcının zararı ilk bakışta 400 bin TL’dir. Ne var ki hesap; kısmi çıkışları, yeniden yatırımları, farklı tarihlerdeki alım ve satımları, daha önce elde edilen kazançları ve fon değişikliklerini de dikkate almalıdır. Zarar giderimi hesabı yalnızca ilk yatırım ile son değer arasındaki farka indirgenmemelidir.

5.2. Dağıtımda öncelik

Tahsil edilen tutar tüm zararları karşılamıyorsa dağıtım sırası kanunla belirlenmelidir. Dağıtım ölçütü yatırımcının küçük veya büyük olması değil; belgelenmiş net ekonomik zarar, hukuka aykırı mekanizma ile nedensellik, tasfiye kapsamında alınan tutarlar, daha önce alınmış redress veya başka tazminatlar ve çifte telafinin önlenmesi olmalıdır. Bu yüzden “küçük yatırımcı önce” ya da “en büyük zarar önce” gibi tek ölçütlü bir sıralama yerine, zarar tutarı ve nedenselliğe dayanan oransal bir dağıtım modelinin kanunlaştırılması daha şeffaf bir çözüm olur.

Küçük yatırımcının her durumda önce gelmesini öngören otomatik bir formül, anayasal eşitlik ve ölçülülük açısından da yeterli değildir. Oransal modelde esas alınacak veriler şunlardır: belgelenebilir doğrudan zarar, nedensellik bağı, başka kaynaklardan alınan tazminatların mahsubu, zararın daha önce gider veya indirim konusu yapılıp yapılmadığı ve daha önce alınan tasfiye veya zarar giderimi ödemeleri.

5.3. Öncelik çatışmaları ve çifte ödemenin önlenmesi

Ceza yargılamasına bağlı el koyma ve müsadere, 6183 sayılı Kanun kapsamındaki takip araçları ile SPK. m.21 ve m.94’teki özel geri alma mekanizmaları aynı malvarlığı üzerinde kesişebilir. Dondurulan veya el konulan malvarlığı üzerinde vergi idaresi, ceza mahkemesi ve zarar gören yatırımcılar arasında öncelik çatışması doğabilir. Bu çatışma, 6183 sayılı Kanun’un rüçhan hükümleri ile sermaye piyasası hukukundaki yatırımcı koruma amacı birlikte gözetilerek kanuni bir dağıtım kuralına bağlanmalıdır. Mevcut rüçhan rejiminin kendiliğinden bertaraf edildiği varsayılmamalı; önerilen model hangi alacağın hangi aşamada öncelikli olduğunu açık bir hükümle belirlemelidir.

Vergi iadesi ile redress ödemesi de birbirinden ayrılmalıdır. Eski yatırımcıya, geri alınan kazanca ilişkin daha önce ödenmiş verginin iade edilmesi ile zarar gören yatırımcıya redress ödenmesi farklı hukuki olaylardır. Aynı ekonomik tutarın iki kanaldan aynı kişiye ulaşmasını önlemek için veri eşleştirmesi ve çifte ödeme kontrolü gerekir. Vergi iadesinin haklılığı ise geri alınan menfaatin gerçekten daha önce vergilendirilmiş olmasına ve özel iade şartlarının gerçekleşmesine bağlı olmalıdır.

5.4. Portföy yönetim şirketi ve yöneticilerin sorumluluğu ile rücu

Geri alım tartışması çoğunlukla fondan çıkış yapmış yatırımcılara odaklanır; oysa fon malvarlığını yöneten portföy yönetim şirketi, yönetim kurulu üyeleri ve kurucuların sorumluluğu da modelin parçası olmalıdır. TTK m.553 anonim şirket yöneticilerinin sorumluluğunu esas olarak şirkete ve pay sahiplerine karşı düzenler. Fon yatırımcısının doğrudan talebi bakımından ise sermaye piyasası mevzuatındaki portföy yöneticiliği yükümlülükleri, SPK. m.107 kapsamındaki suçlar ve haksız fiil hükümleri esas alınır. Model bu sorumlulukları yatırımcıdan tahsilata bağımlı kılmamalı, paralel yürütmelidir; aynı zarar için çifte tahsil yapılmamalıdır.

İyi niyetle mekanizmaya katılmış ve net kazancı geri ödemek zorunda kalmış yatırımcıya, ödediği tutar için kusurlu yönetici ve şirketlere karşı rücu hakkı tanınmalıdır. Vergisel açıdan bakıldığında, rücu ile tahsil edilen tutar daha önce iade veya mahsup konusu yapılmış bir vergi avantajına karşılık geliyorsa gelir sayılmalıdır; aksi hâlde aynı zarar iki kez avantaja dönüşür.

6. VERGİSEL SONUÇLAR: ÇIKIŞ YOLUNUN VERGİ BOYUTU

6.1. Vergilendirme katmanları

Vergi boyutunda, geri alımın üç ayrı düzeyde doğurduğu sonuçları birbirinden ayırmak gerekir: fonun vergilendirilmesi, yatırımcının ilk çıkış sırasında vergilendirilmesi ve geri alma ya da redress sonrasında doğan yeni vergi olayı. “Doğru vergilendirilmiş bir kazanç sonradan geri alındığında ne olur?” sorusu, ilk vergilendirmenin hatalı olup olmadığından bağımsızdır. Bu nedenle VUK m.116-118’deki klasik vergi hatası rejimi ile sonradan ortaya çıkan ekonomik değişiklik nedeniyle doğan özel iade/mahsup ihtiyacı birbirine karıştırılmamalıdır.

Fon düzeyinde KVK m.5/1-d, kanunda sayılan Türkiye’de kurulu yatırım fon ve ortaklıklarının portföy işletmeciliğinden doğan kazançlarını kurumlar vergisinden istisna eder. KVK m.15/3 ise emeklilik yatırım fonları hariç olmak üzere bu kazançlar üzerinden kurum bünyesinde tevkifat öngörür; uygulanacak oran Cumhurbaşkanı kararlarına bağlıdır. Fon düzeyindeki kurumlar vergisi istisnası ile fon bünyesindeki tevkifatın birbirinden ayrı tutulması gerekir.

Yatırımcı düzeyinde GVK geçici m.67 kapsamındaki tevkifat, gelir sahibinin gerçek veya tüzel kişi olmasından ve gelirin istisna kapsamında bulunup bulunmamasından bağımsız olarak uygulanabilir. Bu nedenle “kazanç istisna ise stopaj da yoktur” genellemesi doğru değildir; stopajın kaynağı ile nihai vergilemenin kaynağı ayrı ayrı gösterilmelidir.

Yatırımcı kurumlar bakımından 2025 ve sonrasındaki mevzuat ayrıca dikkate alınmalıdır. 7524 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten sonra KVK m.5/1-a’daki yatırım fonu istisnası, bütün yatırım fonlarının fona iadesinden doğan kazançlarını kapsayan eski yapıdan ayrışmıştır. Tam mükellefiyete tabi girişim sermayesi yatırım fonu katılma paylarından elde edilen kâr payları, fona iade kazançları ve VUK m.279 kapsamındaki değerleme kazançları ayrıca düzenlenmiş; diğer yatırım fonu katılma paylarından elde edilen kâr paylarının istisna kapsamı ise KVK m.5/1-d’deki istisnadan yararlanma durumuna bağlanmıştır. Dolayısıyla tam mükellef yatırım fonu katılma paylarının fona iadesinden doğan kazançların genel olarak KVK m.5/1-a kapsamında istisna olduğu yönündeki eski yaklaşım, güncel mevzuat açısından kullanılmamalıdır.

Clawback hesabı bu ayrıma dayanır. Geri alınan kazancın daha önce istisna edilip edilmediği, stopaj yoluyla mı yoksa kurumlar vergisi matrahına dâhil edilerek mi vergilendirildiği ve hangi fon türünden kaynaklandığı belirlenmeden vergisel düzeltme hesabı yapılamaz.

6.2. Sorunun niteliği: vergi hatası mı, sonradan doğan ekonomik olay mı?

VUK m.116-118, vergilendirme sırasında mevcut olan hesap veya vergilendirme hatalarının düzeltilmesine ilişkindir. İlk vergilendirme tarihinde kanuna uygun olarak doğmuş bir vergi, yıllar sonra gerçekleşen ve hukuken kesinleşen bir geri alma işlemi nedeniyle ekonomik temelini kısmen kaybediyorsa, olayın klasik anlamda “vergi hatası” sayılması zorunlu değildir. Bu nedenle özel bir kanuni düzenleme ile, geri alma kararının kesinleşmesi ve tutarın fiilen ödenmesi şartlarına bağlı bir iade/mahsup mekanizması kurulması daha açık ve öngörülebilir bir çözümdür.

Burada iki soruyu birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, ilk vergilendirme tarihinde bir vergi hatası var mıydı? İkincisi, başlangıçta doğru olan vergilendirme, sonradan kesinleşen geri alım ve fiilî tahsil nedeniyle yeni ekonomik durumda kısmen veya tamamen düzeltilmeli midir? İkinci soru klasik vergi hatasından farklı olarak “sonradan ortaya çıkan ekonomik değişiklik” sorunudur. Türk vergi hukukunda gelir ve kurumlar vergisi bakımından böyle bir değişikliği genel olarak düzeltmeye imkân veren bir hüküm bulunduğu söylenemez; KDV’de matrah değişikliğini düzenleyen KDVK m.35 gibi bir karşılık burada mevcut değildir. Kurumsal yatırımcılar açısından KVK m.34’teki stopajın kurumlar vergisinden mahsubu ve fazlasının iadesi hükümleri de cari dönem kazancı üzerinden yapılan tevkifata ilişkindir; geri alınmış bir kazancın vergisel etkisini ortadan kaldırmak için tasarlanmamıştır.

Gerçek kişi ile kurumsal yatırımcı bakımından sonuç farklıdır. Gerçek kişi yatırımcıda GVK geçici m.67 kapsamında yapılan tevkifat, ilgili gelir türü bakımından nihai vergileme niteliği taşıyabildiğinden, geri alınan kazanca isabet eden stopajın iadesi için açık bir özel hüküm veya mevcut iade mekanizmasına bağlanan uygulanabilir bir yol gerekir. Kurumlarda ise geçici m.67 kapsamında kesilen verginin KVK m.34 çerçevesinde mahsubu ve varsa iadesi ayrıca değerlendirilir. Her iki durumda da yalnızca geri ödeme iddiası yetmez; geri alımın kesinleşmesi ve fiilen yerine getirilmesi de aranmalıdır.

Bir başka boyut 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı’ndan doğmaktadır. Karar, KVK m.2/1 kapsamındaki mükelleflerin para piyasası fonları ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest fonların katılma paylarından elde ettikleri kazançlar için %10 tevkifat öngörmüş, diğer kazançlar bakımından %0 oranını korumuştur. Geçiş hükmü ise yayım tarihinden önce iktisap edilmiş paylarda dahi, yayım tarihinden elden çıkarma tarihine kadar geçen döneme isabet eden kazanç kısmını yeni orana bağlamaktadır. Bu nedenle clawback hesabında yalnızca “iktisap tarihi” değil, kazancın hangi dönemde oluştuğu ve hangi oranın hangi kazanç parçasına uygulandığı da ayrı bir veri alanı olmalıdır. Düzeltme hükmü de bu geçiş dönemindeki stopajların gerçek ekonomik geri alma tutarıyla orantılı biçimde düzeltilmesine imkân vermelidir.

6.3. Karşılaştırmalı deneyim: ABD’de iki ayrı vergi çözümü

ABD hukukunda geri ödeyen tarafın önceki vergi yükünü ele alan araçlardan biri, “claim of right” mekanizmasıdır. Bu düzenleme, belirli koşullarda bir mükellefin önceki yılda gelir olarak kabul ettiği ve vergisini ödediği bir tutarı sonraki yılda geri vermesi hâlinde vergi sonucunun yeniden hesaplanmasına imkân verir. Bunun yanında Ponzi kayıpları için IRS Rev. Proc. 2009-20 ve 2011-58 (Ponzi düzeni mağdurlarının hırsızlık zararını indirmesine ilişkin idari güvenli liman düzenlemeleri) gibi özel idari düzenlemeler de geliştirilmiştir. ABD deneyiminden Türkiye için aktarılabilecek esas, belirli bir vergi güvenli limanının veya iade/mahsup mekanizmasının kanuni-idari açık kurallara bağlanmasıdır; ABD’deki çözümün Türk hukukuna doğrudan uygulanacağı söylenemez.

Türk hukuku bu iki işlevi de karşılayan genel bir doktrin barındırmamaktadır. Dönemsellik ve gerçekleşme esasına dayanan sistem, bir yılda vergilendirilmiş kazancın sonraki bir yılda geri verilmesini genel bir kuralla ele almaz. Bu nedenle Türkiye için ya genel bir “geri ödenmiş gelir” hükmü ya da clawback’e özgü bir özel hüküm gerekir.

6.4. Çözüm seçenekleri ve önerilen vergi düzeltme mekanizması

Geri alınmış kazancın vergisel sonucunun nasıl düzenlenebileceğine ilişkin beş uygulama karşılaştırılmaktadır.

Birinci uygulama; hiçbir düzeltme yapılmamasıdır: geri ödeme vergisel sonuç doğurmaz, önceki vergilendirme olduğu gibi kalır. Bu model basit olup kamu gelirini korur; buna karşılık kişiyi artık elinde olmayan bir kazanç için vergi yüküyle baş başa bırakır, Anayasa m.73’teki mali güce göre vergilendirme ilkesiyle gerilim taşır ve geri alıma direnci artırır.

İkinci uygulama; VUK m.116-118’e dayanır ve ilk vergilendirmeyi hatalı sayar. Mevcut bir kuruma dayandığı için yeni kanun gerektirmez; ancak ilk vergilendirme çoğu zaman doğru olduğundan hata tanımına uymaz ve uygulama tek tek başvuruya bağlı, belirsiz kalır.

Üçüncü uygulama; geri ödemeyi kurum kazancından gider veya zarar olarak indirir. Kurumlar için kısmen işletilebilir; gerçek kişide ise karşılığı yoktur, KVK m.5/3 tartışmasına açıktır ve ileriye taşınan zarar yeterli kazanç yoksa fayda sağlamaz.

Dördüncü uygulama; kesinleşme, fiilî tahsil ve çifte avantaj yasağı şartıyla, geri alınan tutara isabet eden verginin iadesi veya mahsubudur. Ekonomik nötrlük sağlar, tüm yatırımcı türlerini kapsar ve öngörülebilirdir; ancak kanun gerektirir, kamu geliri kaybı doğurur ve idari kapasite ister.

Beşinci uygulama; geri alınacak tutarı ödenmiş verginin düşüldüğü net kazançla sınırlar. İade süreci gerektirmediği için hızlıdır ve kişi bakımından nötrdür; ancak vergi yükünü mağdur havuzuna yansıtır, kamu vergiyi elinde tutar ve farklı oranlar hesabı karmaşıklaştırır.

Uygulamalar arasındaki temel fark, vergi yükünün kime ve hangi aşamada bırakılacağıdır. Verginin tamamen korunması, geri ödeyen kişinin ekonomik olarak artık elinde olmayan bir kazanç üzerinden vergi taşımasına yol açabilir. Verginin otomatik iadesi ise hukuki geri alma gerçekleşmeden vergi avantajı doğurabilir. Bu nedenle önerilen uygulamada vergi düzeltmesi, ancak geri alma kararının kesinleşmesi, tutarın fiilen tahsil edilmesi ve aynı tutar bakımından başka bir vergi avantajının doğmaması şartlarına bağlanmalıdır.

Önerilen mekanizma dört şarta dayanır. Birincisi, geri alım kararı kesinleşmeli veya yargısal olarak icra edilebilir hâle gelmelidir. İkincisi, geri alınan tutar fiilen tahsil edilmelidir. Üçüncüsü, tahsil edilen tutarın hangi önceki vergilendirilmiş kazanca isabet ettiği güvenilir biçimde belirlenmelidir. Dördüncüsü, aynı tutar için çifte vergi iadesi, indirim veya redress avantajı doğması önlenmelidir. İade mümkün değilse, mahsup mekanizması mevcut vergi borçlarıyla ilişkilendirilerek kanunda açıkça düzenlenebilir.

İsteğe bağlı iade hesapları vergisel açıdan da yanıtsız sorular bırakmaktadır. Duyuru, iade edilecek kazancın brüt mü yoksa tevkifat sonrası net tutar mı olduğunu belirtmemektedir. Katılma payı satışında stopaj kesilmişse iade edenin fazla ödediği verginin nasıl düzeltileceği, tasfiye malvarlığına giren tutarın fon bakımından gelir mi yoksa katılma payı bedelinin iadesi mi sayılacağı ve iade eden kurumun ödemeyi gider yazıp yazamayacağı da ayrıca çözülmelidir. Bu nedenle önerilen düzeltme mekanizması gönüllü iadeleri de kapsamalı ve iade tutarının brüt mü net mi olduğunu açıkça belirlemelidir.

6.5. Gerçek kişi yatırımcılar: geçici m.67 stopajı, zararın indirilememesi ve iade sorunu

Gerçek kişi yatırımcının konumunu GVK geçici m.67 rejimi belirler. Fon katılma paylarının elden çıkarılmasından doğan kazançlarda tevkifatın oranı ve kapsamı, ilgili dönemde yürürlükte olan kanun ve Cumhurbaşkanı kararlarına göre belirlenir. 4 Eylül 2026 tarihli ve 11734 sayılı Karar kurumsal yatırımcılara ilişkin olduğundan gerçek kişilerin para piyasası fonu stopajını değiştirmemiştir; yine de oran değişikliklerinde iktisap tarihi, elden çıkarma veya itfa tarihi, valör ve geçiş hükümleri ayrı ayrı incelenmelidir. Clawback açısından asıl mesele, ilk işlem tarihinde doğru uygulanmış stopajın sonradan kesinleşen geri alma nedeniyle hangi tutar ve hangi usulle düzeltileceğidir.

Bir başka nokta zararların akıbetidir. Gerçek kişi, fon tasfiyesi veya değer düşüklüğü nedeniyle zarar ettiğinde bu zararı ticari kazanç veya ücret gibi diğer gelir unsurlarından kural olarak indiremez. Sonuç asimetriktir: kazanç vergilendirilir, zarar ise vergi yükünü azaltmaz. Olağan piyasa riskinde katlanılabilecek bu asimetri, geri alım veya zarar giderimi devreye girdiğinde iki ayrı gerçek kişi grubunda farklı bir yük doğurur.

Net kazancı geri ödemek zorunda kalan gerçek kişi, ekonomik olarak daha önce elde ettiği kazancı sonradan kaybetmiş olur. Ancak bu durum, önceki stopajın kendiliğinden vergi hatasına dönüşmesi anlamına gelmez. Özel bir clawback-vergi hükmü bulunmadığı sürece iade talebinin hangi usulle yapılacağı belirsiz kalabilir. Bu nedenle önerilen sistem, geri alınan kazanca isabet eden stopajın, geri alma tutarı ve fiilî ödeme belgesiyle ilişkilendirilerek iade veya mahsup edilmesini öngörmelidir.

Zarar giderimi alan gerçek kişi açısından ilke, ödemenin sermayenin iadesi niteliğinde olduğu ve ayrıca gelir vergisine tabi tutulmaması gerektiğidir. Ödeme zarar tutarını aşmadıkça gelir doğurmaz; aşan kısım (faiz veya tazminat unsuru) genel rejime göre değerlendirilir. Daha önce bir kazanç üzerinden stopaj ödemiş, sonra aynı fonda zarara uğramış yatırımcının kesilmiş stopaj ile zararı netleştirebilmesi ise mevzuatta sınırlıdır; tasfiye zararı bakımından bu netleştirme ayrıca düzenlenmedikçe yatırımcı hem vergiyi hem zararı taşımaya devam eder.

6.6. Kurumlar vergisi mükellefleri: KVK m.5/3, vergisel simetri ve giderleştirme sorunu

KVK m.5/3, iştirak hisseleri alımıyla ilgili finansman giderleri hariç olmak üzere, kurumların kurumlar vergisinden istisna edilen kazançlarına ilişkin giderlerinin veya istisna kapsamındaki faaliyetlerinden doğan zararlarının istisna dışı kurum kazancından indirilmesini kabul etmez. Hükmün dayanağı vergisel simetridir: vergiden istisna edilen bir kazanç için katlanılan gider ve doğan zarar vergilenen kazançtan düşülebilseydi, mükellef aynı işlemden hem vergisiz gelir hem de matrahı aşındıran gider elde ederdi.

Clawback açısından KVK m.5/3’ün uygulanması, geri ödemenin niteliğine bağlıdır. Geri ödeme, istisna kazancın doğmasına ilişkin sıradan bir giderden çok, daha önce elde edilmiş ekonomik menfaatin hukuki sebebe dayalı olarak iadesi ise, bunun doğrudan “istisna kazancın gideri” sayılması tartışmalıdır. Kanaatimizce özel kanun hükmü geri ödemeyi önceki istisna kazancın iadesi olarak açıkça nitelendirirse, m.5/3 bakımından daha tutarlı bir sonuç ortaya çıkar. Bununla birlikte bu yorum mevcut kanun metninin zorunlu tek sonucu değildir; özel düzenleme olmaksızın idari uygulamanın farklılaşması mümkündür.

Geri ödeme önceki istisna kazancın iadesi sayıldığında bile m.5/3’ün sonucu çoğu durumda vergisel açıdan nötrdür: istisna kazanç zaten vergilendirilmemiş, iadesi de istisna dışı kazancı azaltmamaktadır. Sorun m.5/3’ün kendisinde değil, dışında kalan dört durumdadır. Birincisi stopajdır: istisna kazanç üzerinden geçici m.67 kapsamında kesilmiş verginin mahsup veya iadesi ayrıca çözülmelidir. İkincisi karma kazançtır: kazancın bir bölümü vergilendirilmiş, bir bölümü istisna edilmişse geri alınan tutarın hangi kısma isabet edeceği belirsizdir. Üçüncüsü istisnanın sonradan reddidir: kazanç istisna dışı sayılıp tarh edilirse aynı kazanç hem vergilendirilir hem geri alınır. Dördüncüsü dönemselliktir: geçmiş dönemde beyan edilip vergilendirilmiş kazancın iadesi, kesinleşmiş beyannameler ve dönemsellik ilkesi nedeniyle cari dönemde karşılık bulmayabilir.

Dönemsellik sorunu özellikle vergilendirilmiş kazançlarda belirginleşir. Kazanç 2024 veya 2025 döneminde beyan edilip vergilendirilmiş, geri alım kararı ve ödeme ise sonraki bir yılda gerçekleşmişse, kurum geçmiş dönem beyannamesini düzeltmek istediğinde kesinleşmiş tarhiyat ve VUK m.116-118’in bu olaya uymaması engel olur. Cari dönemde gider veya zarar yazmak istediğinde ise ödemenin hangi dönemde giderleşeceği tartışması doğar. Cari dönem zararı KVK m.9 uyarınca beş yıl ileriye taşınabilir; ancak yeterli kazanç yoksa fayda gecikir veya hiç doğmaz. Muhasebe açısından ödeme bir varlık azalışıdır ve defterlere gider veya zarar olarak yansır; beyannamede m.5/3 kapsamına giren kısım ise kanunen kabul edilmeyen gider olarak matraha eklenir. Bu fark kalıcı olduğundan ertelenmiş vergi doğurmaz, ancak kurumun efektif vergi yükünü bozar.

Kurumsal yatırımcının piyasadaki yapay fiyat hareketlerine bilerek katıldığı ve bunun yargı kararı veya denetim raporuyla sabit olduğu durumda idare, kazancın gerçek mahiyetine bakarak (VUK m.3/B) bunun ticari kazanç veya istisna kapsamındaki fon kazancı olmadığını, örtülü kazanç dağıtımı (KVK m.13) ya da VUK m.359 kapsamında bir menfaat transferi niteliği taşıdığını ileri sürebilir. Kazanç bu durumda istisna dışı kaldığından m.5/3 engeli de düşer; ancak bu, geri ödemenin otomatik olarak indirilebilir hâle geldiği anlamına gelmez, çünkü haksız kazancın iadesinin hangi dönemde ve hangi kalemde indirileceği ayrıca belirsizdir. İstisnanın kanunda yer almayan bir “kötü niyet” ölçütüyle daraltılması ise Anayasa m.73 açısından savunulamaz; istisnanın reddi ancak gerçek mahiyet ilkesine ve kanuni şartların ihlaline dayanabilir. Haksız kazancın iadesi ceza niteliği taşımadığından KVK m.11’deki kanunen kabul edilmeyen giderler arasında sayılmamalıdır; idarenin bu yönde bir uygulamasını önlemek için kanun açık hüküm içermelidir.

6.7. Fon istisnasından yararlanan kurumlar

Fon istisnasından yararlanan kurumlar iki katmanda incelenmelidir. Birinci katman fonun kendisidir: KVK m.5/1-d, Türkiye’de kurulu yatırım fonlarının portföy işletmeciliği kazancını fon düzeyinde kurumlar vergisinden istisna eder. İkinci katman fon katılma payı sahibi kurumlardır: bu kurumların kâr payı ve fona iade kazançları, KVK m.5/1-a’nın 7524 sayılı Kanunla değiştirilen hükmü uyarınca (01.01.2025’ten itibaren elde edilen kazançlar için) fonun türüne ve fonun (d) bendindeki istisnadan yararlanıp yararlanmadığına göre istisna kapsamında veya dışında kalır. Düzenlemenin mantığı aynı kazancın zincirde bir kez vergilendirilmesidir; fon düzeyinde vergilendirilmeyen kazanç yatırımcı düzeyinde vergiye bağlanır. “Fon istisnasından yararlanan kurum” ifadesi de, fon kazancı bu mantıkla istisna kapsamına giren katılma payı sahibi kurumu anlatır.

Fon istisnasından yararlanan kurumların durumu dört senaryoda ayrıştırılabilir. Birincisinde geri alınan kazancın tamamı istisna kapsamındadır; geri ödeme özel hükümle önceki istisna kazancın iadesi olarak düzenlenebilir. İkincisinde kazancın bir bölümü istisna, bir bölümü vergiye tabidir; geri alınan tutarın istisna ve vergilendirilmiş kısımlara isabeti objektif bir yöntemle ayrıştırılmalıdır. Üçüncüsünde kazanç istisna şartlarını taşımadığından kurumlar vergisi matrahına dâhil edilmiştir; şartları varsa sonraki dönemde düzeltme veya indirim yoluna gidilebilir. Dördüncüsünde başlangıçta istisna uygulanmış, sonradan istisna şartlarının oluşmadığı kesinleşmiştir; önceki tarhiyat ve sonradan yapılan geri ödeme birlikte dikkate alınarak çifte vergilendirme veya çifte vergi avantajı önlenmelidir.

Tam mükellef kurumlar bakımından geçici m.67 kapsamında tevkifata tabi tutulan gelirler üzerinden kesilen vergi, KVK m.34 çerçevesinde beyannamede hesaplanan kurumlar vergisinden mahsup edilir; mahsup edilemeyen tutar kanuni şart ve sürelerle iadeye konu olur. Clawback açısından bunun iki sonucu vardır. Birincisi, kazanç istisna kapsamında olduğundan beyannamede mahsup edilecek vergi çıkmıyorsa kesilmiş stopaj iade yoluna gider; geri alım sonrasında bu tutarın hangi kazanca ait olduğu ve iadenin geri alınan kısımla orantılı yapılıp yapılmayacağı belirlenmelidir. İkincisi, stopaj daha önce kurumlar vergisinden mahsup edilmiş ve geri alım sonrasında yeniden iade talep edilmişse aynı stopaj iki kez avantaj sağlar; özel iade/mahsup hükmü bu ihtimali kapatmalıdır. Fon sepeti fonları gibi başka fonların katılma paylarını taşıyan kurumsal yatırımcılarda istisna zinciri fon düzeyinde de işlediğinden, kazancın kaynağını ve fon türünü ayrıştırmak daha da güçleşir.

Karma durumlarda geri alınan tutarın hangi kazanç parçasına isabet ettiği kanunda belirlenmelidir. Öncelikle doğrudan izlenebilen kazanç kalemine atıf yapılması, bu mümkün değilse makul ve denetlenebilir bir oransal dağıtım yönteminin kullanılması düşünülebilir. Yöntem, mükellef lehine veya aleyhine sonuç doğuracak biçimde keyfî seçilmemeli; hesaplama yöntemi önceden belirlenmiş ve denetlenebilir olmalıdır.

İstisnanın sonradan reddedildiği kurumlarda çifte yük riski yüksektir. Kurum aynı ekonomik menfaat nedeniyle tarhiyat, ceza veya faiz ödemiş ve daha sonra aynı menfaati hukuken geri ödemişse, yalnızca ilk tarhiyatın varlığına bakılarak ikinci ekonomik kaybın göz ardı edilmesi vergisel simetri sorununa yol açabilir. Özel düzenleme bu nedenle, önce kesinleşen tarhiyat ile fiilî geri ödeme arasındaki ilişkiyi dikkate alan bir düzeltme veya mahsup mekanizması kurmalıdır.

Fon düzeyinde ise m.5/1-d istisnası fonun portföy işletmeciliği kazancına ilişkindir. Geri alınan tutarın tasfiye bakiyesine veya redress havuzuna aktarılması fon için yeni bir kazanç değil, sermaye niteliğinde bir tahsilattır. Kanun bu tutarların gelir, stopaj, KDV veya damga vergisi konusu olmadığını açıkça belirtmelidir; aksi hâlde havuz, dağıtımdan önce vergiyle aşınır.

6.8. Portföy yönetim şirketleri ve fonlar nezdinde vergi denetimi ile VUK m.359 riskleri

Fon krizinin merkezindeki portföy yönetim şirketleri ve fon kurucuları, vergi denetim kurulu açısından yoğun bir denetim alanı oluşturacaktır.

Denetim kuvvetle muhtemel üç eksende yoğunlaşacaktır. Birincisi istisna ve stopaj uyumudur: fonun portföy işletmeciliği kazancı istisnasının (KVK m.5/1-d) şartlarına uyulup uyulmadığı ile fon bünyesinde ve yatırımcı düzeyinde kesilen stopajların doğruluğu incelenir. İkincisi ilişkili taraf işlemleridir: portföy yönetim şirketi ile yönettiği fonlar veya grup şirketleri arasındaki teminatsız borçlanmalar ve emsallere aykırı işlemler, SPK. m.21 ve m.94 ile KVK m.13 (örtülü kazanç dağıtımı) çerçevesinde değerlendirilir. Üçüncüsü dijital denetimdir: beyanname, e-belge ve diğer kurumlardan gelen verileri çapraz tarayan risk analiz sistemleri olağandışı fon hareketlerini ve ciro sıçramalarını işaretleyebilir. MASAK verileriyle entegrasyonun kapsamı kamuya açık değildir ve veri paylaşımının dayanağı olan VUK m.5 ile kişisel verilerin korunması açısından ayrıca tartışmalıdır. Risk analizi çıktısı da tek başına vergi tarhı veya suç isnadı için yeterli değildir; inceleme ve delillendirme gerekir.

Bu alanda VUK m.359 kapsamında soruşturmaya konu olabilecek tipik fiiller dört grupta toplanabilir; bunlar somut olaya ilişkin iddia değil, hükmün uygulama alanını gösteren örneklerdir. Birincisi, gerçek bir hizmete dayanmayan danışmanlık veya analiz faturalarıdır: fon malvarlığından veya portföy yönetim şirketi kazancından, ekonomik faaliyeti bulunmayan ilişkili şirketlere kaynak aktarmak için hiç verilmemiş hizmetler adına fatura düzenlenmesi, sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge düzenleme (VUK m.359/b) kapsamında değerlendirilir. İkincisi, kayıt dışı komisyon ve menfaat transferleridir: sığ ve düşük likiditeli varlıkların alım satımında karşı taraflarla defterlere yansıtılmayan komisyon anlaşmaları yapılması, hasılatın gizlenmesi olarak VUK m.359/a kapsamına girebilir. Üçüncüsü, muvazaalı borçlanmalar ve muhasebe hileleridir: fon nakdinin ilişkili taraflara faizsiz veya teminatsız kullandırılması ve bunun defterlerde yanıltıcı hesap kodlarıyla gizlenmesi de bu gruba girer. Dördüncüsü, dijital kayıtların tahrifi veya gizlenmesidir: algoritmik işlem ve fiyatlama loglarının ya da ERP kayıtlarının silinmesi veya beratların değiştirilmesi, defter ve belgeleri gizleme veya yok etme kapsamında ele alınabilir.

Haksız kazanç elde ettiği ileri sürülen kişiler bakımından temel ilke, “hukuka aykırı kazanç vergilendirilmez” biçiminde genel bir sonuca varılamamasıdır: VUK m.9/2 uyarınca vergiyi doğuran olayın kanunla yasaklanmış olması vergilendirmeye engel değildir. Vergilendirme ile geri alma ise aynı işlem değildir. Kazanç önce vergilendirilmiş, sonra kesinleşmiş bir kararla fiilen geri alınmışsa iade, “haksız kazanç” gerekçesiyle değil, yalnızca geri alınmış menfaate isabet ettiği ölçüde gündeme gelir. Beyan dışı bırakılmış, sahte belge veya yanıltıcı kayıtlarla gizlenmiş kazançlarda ise vergi incelemesi, vergi ziyaı cezası ve kanuni unsurlar oluşuyorsa VUK m.359 ayrıca uygulanır; hiç vergilendirilmemiş bir kazancın sonradan geri ödenmesi tek başına indirim veya iade hakkı doğurmaz. Clawback vergi sorumluluğunu ortadan kaldıran bir af değildir ve vergi idaresinin tarh yetkisi VUK m.114’teki süreler içinde ayrıca işler.

Kanun koyucunun önünde üç seçenek vardır. Birincisi, iyi niyet ve kötü niyet ayrımı yapmadan geri alınan kısma isabet eden vergiyi nötrlemektir; bu yol mali güç ilkesiyle uyumludur, ancak kötü niyetli kişiyi de rahatlatır. İkincisi, VUK m.359 kapsamındaki fiilin kesin hükümle sabit olduğu kişilerde nakit iade yerine, iadeyi mahkemece hükmedilen müsadere, adli para cezası ve diğer kamu alacaklarıyla takasa yöneltmektir. Üçüncüsü, bu kişilere iadeyi tümüyle reddetmektir; bu yol fiilen cezalandırıcı bir vergi sonucu doğurur ve ölçülülük ile mali güç ilkeleri karşısında savunulması güçtür. Bunlar arasında ikinci seçenek ölçülüdür: iade hakkı ortadan kalkmaz, kamunun ve mağdurların alacaklarıyla sıralı biçimde işlenir. Portföy yönetim şirketinin yönetim ve performans ücreti gelirlerinin iadesi hâlinde ise gelirin ve KDV’nin düzeltilmesi (KDVK m.35 matrah değişikliği) ayrıca tartışılmalıdır.

6.9. Zarar giderimi alan yatırımcı bakımından vergisel sonuçlar

Mağdur yatırımcının vergisel konumu, zararın niteliğine ve yatırımcının statüsüne göre ayrıştırılmalıdır: tasfiye nedeniyle kesinleşen yatırım zararı, henüz gerçekleşmemiş değer düşüklüğü, sonradan redress yoluyla tahsil edilen tutar ve daha önce kesilmiş stopajın mahsup veya iadesi birbirinden farklı hukuki olaylardır. Fon payı zararının doğrudan “dolandırıcılık zararı” olarak nitelendirilmesi, somut olayda hukuka aykırı mekanizmanın ve nedensellik bağının kesinleşmesine bağlı olmalıdır; sıradan piyasa riskini üstlenmiş yatırımcı ile hukuka aykırı bir fiyatlama veya varlık transferinin mağduru olan yatırımcı aynı vergisel sonuca bağlanmamalıdır. Gider veya karşılık uygulaması da yalnızca ekonomik kaybın varlığına değil, zararın kesinleşmesine, işletmeyle bağlantısına, muhasebe kayıtlarına ve ilgili dönemdeki indirim rejimine göre değerlendirilmelidir. İdari görüşler ve içtihat somut olayın niteliğine göre değişebildiğinden, kesinleşmiş bir yargı kararı veya güçlü bir hukuki belge olmadan “fon zararı kesin olarak gider yazılır” sonucuna varılmamalıdır.

Redress ödemesinin vergisel sonucu için önerilen ilke vergisel simetridir: aynı ekonomik zarar iki kez vergi avantajına dönüşmemeli, ancak hukuken ve ekonomik olarak giderilmiş bir zarar üzerinden de yeni bir vergi yükü yaratılmamalıdır. Bu nedenle ödeme, önce yatırımcının belgelenmiş net zararını karşılayan sermaye niteliğindeki kısım, daha sonra varsa faiz veya tazminat niteliğindeki aşan kısım olarak ayrıştırılmalıdır.

Bu ilke dört durumda uygulanabilir. Zarar daha önce hiçbir vergi avantajı sağlamamışsa, zarar tutarına kadar yapılan redress ödemesi kural olarak aynı sermaye kaybının telafisi olarak ele alınmalıdır. Zarar daha önce kurum kazancından indirilmişse, indirilen kısma isabet eden redress tutarının ödeme döneminde vergisel olarak dikkate alınması çifte avantajı önleyebilir. Redress zararı aşan faiz veya tazminat içeriyorsa aşan kısmın niteliği ayrıca belirlenmelidir. Daha önce stopaj ödenmiş bir kazancın sonradan geri alınması hâlinde ise stopajın iadesi, ayrı ve özel bir iade/mahsup hükmüne bağlanmalıdır.

Kurumlar bakımından geçici m.67 kapsamında tevkifata tabi tutulan kazançlarda kesilen verginin kurumlar vergisinden mahsubu KVK m.34 çerçevesinde değerlendirilir; GİB özelge uygulamasında da geçici m.67 kapsamında kesilen vergilerin ilgili kurum kazancından hesaplanan kurumlar vergisinden mahsup edilebildiği görülmektedir. Mahsup edilemeyen tutarın iadesi KVK m.34’teki şart ve süreler içinde yürütülür. Zararın hangi dönemde indirilebileceğine ilişkin belirsizliği gidermek için ise ABD’deki güvenli liman örneğinden esinlenen, kesinleşmeyi beklemeden indirim dönemini belirleyen bir idari düzenleme de düşünülebilir.

6.10. Diğer vergiler ve usule ilişkin hususlar

Geri alım kararlarına dayanan ödemeler, redress dağıtımları ve bu kapsamda yapılacak uzlaşma veya sulh işlemleri damga vergisi ve harç açısından ayrıca ele alınmalıdır. Kanuni çerçeve, bu işlemlerin 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu ve 492 sayılı Harçlar Kanunu kapsamında yükümlülük doğurup doğurmayacağını açıkça düzenlemeli; zarar gören yatırımcıya aktarılacak tutarın vergi ve harçlarla azalması engellenmelidir.

Geri alım ve redress kapsamında yapılan ana para niteliğindeki ödemeler, kural olarak bir mal teslimi veya hizmet ifası karşılığı olmadığından KDV’nin konusuna girmeyen bir para hareketi olarak değerlendirilebilir. Ancak geri ödeme ile birlikte ayrıca bir danışmanlık, yönetim, aracılık veya başka bir hizmet bedeli ödeniyorsa, bu hizmetin KDV rejimi ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle “hiçbir clawback ödemesinde KDV doğmaz” gibi kategorik bir sonuçtan kaçınmak gerekir.

Önerilen kurumsal model, SPK, MKK, Takasbank, vergi idaresi ve gerektiğinde MASAK arasında veri paylaşımını gerektirir. VUK m.5’teki vergi mahremiyeti kuralı karşısında bu paylaşımın kanuni dayanağı ve kapsamı açıkça belirlenmelidir; aksi hâlde veri temelli tahsilat uygulaması hukuki güvenceden yoksun kalır.

7. SONUÇ

Fon krizi, tasfiye edilen fonlardan önce çıkmış ekonomik değerin akıbeti sorusunu gündeme getirmiştir. Bu çalışmamızda söz konusu değerin, clawback ile zarar giderimini birlikte kuran ve vergisel sonuçları baştan düzenleyen bir çerçevede ele alınması gerektiği savunulmuştur. SPK’nın 17 Eylül tarihli tasfiye kararları ve 23 Eylül’de açıkladığı 455.758 tekil yatırımcı sayısı, olayın birkaç fonun kapatılmasından ibaret olmadığını göstermektedir. 28 Eylül tarihli duyuru ise gerçekleşmiş çıkış ile iptal edilmiş talimat arasındaki farkı belirginleştirerek geri alım hesabı için bir kesim tarihi sunmuş, ancak sınır çizgisindeki işlemler bakımından yeni eşitlik ve inceleme soruları da doğurmuştur. Çalışmamızın ortaya koyduğu sonuçlar üç noktada özetlenebilir.

Birincisi, Türk hukukunda çeşitli geri alma ve tazmin araçları bulunmakla birlikte, yatırım fonlarının geçmiş çıkışlarını topluca ele alan genel bir clawback rejimi yoktur. Bu nedenle özel düzenleme; kanunilik, belirlilik, ölçülülük, iyi niyet, ispat ve yargısal denetim ilkelerini birlikte içermelidir. Sistem bütün yüksek getirileri geri almaya değil, somut hukuki sebebe dayanan ve kanunda tanımlanan geri alınabilir menfaati belirlemeye yönelmelidir.

İkincisi, geri alınan değer; hukuka aykırı mekanizma ile nedensellik bağı bulunan, belgelenmiş net ekonomik zararın giderilmesine tahsis edilmelidir. Dağıtımda yatırımcının büyüklüğü veya yatırım türü tek başına öncelik ölçütü olmamalı; tasfiye ödemeleri, daha önceki tazminatlar ve çifte telafi dikkate alınmalıdır.

Üçüncüsü, başlangıçta doğru biçimde vergilendirilmiş bir kazancın sonradan hukuken geri alınması klasik vergi hatasından farklıdır. Bu nedenle kesinleşme, fiilî tahsil, izlenebilirlik ve çifte avantaj yasağına bağlı özel bir iade/mahsup mekanizması gereklidir.

Özetle clawback ne bir ceza ne de bir vergi iadesidir; redress de kendiliğinden bir vergi istisnası oluşturmaz. Tasfiye mevcut fon malvarlığını dağıtırken, clawback hukuken geri alınabilir ekonomik menfaatin tahsilini, redress ise bu tutarın zarar görenlere aktarılmasını sağlar. Vergisel düzeltme de bu iki işlemden doğan vergi etkisini ayrıca nötrleştirmeyi amaçlar. Böylece üç ayrı hukuki işlev birbirine karıştırılmadan, aynı ekonomik olayın tamamlayıcı aşamaları hâline getirilebilir.

Bu değerlendirmelerimiz, 1 Ekim 2026 itibarıyla kamuya açık SPK duyurularındaki olgulara dayanmaktadır; soruşturma ve tasfiye süreci devam etmektedir. Sayısal örnekler varsayımsaldır, karşılaştırmalı hukuk ise ilke düzeyinde kullanılmıştır. Tasfiye bakiyesinden yapılacak ödemelerin vergisel niteliği, para piyasası fonlarında stopaj geçiş hükmünün uygulaması ve geri alım kararlarına karşı yargısal denetimin usulü ayrı çalışmaların konusudur.

KAYNAKÇA

  1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,
  2. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu,
  3. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu,
  4. 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu,
  5. 492 sayılı Harçlar Kanunu.
  6. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu,
  7. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu,
  8. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu,
  9. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu,
  10. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu,
  11. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun,
  12. 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu,
  13. 7524 sayılı Kanun,
  14. 11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı,
  15. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,
  16. Sermaye Piyasası Kurulu, 17.09.2026 tarihli ve 57/1707 sayılı Kurul Kararı; 17 ve 18 Eylül 2026 tarihli basın duyuruları; 2026/60 ve 2026/61 sayılı Kurul Bültenleri.
  17. Sermaye Piyasası Kurulu, “Tasfiye Konusu Fonlara İlişkin Süre Düzenlemesi”,
  18. Sermaye Piyasası Kurulu, “Tasfiye Konusu Fonlardaki Yatırımcı Sayısına İlişkin Açıklama”,
  19. Sermaye Piyasası Kurulu, “Tasfiye Süresine İlişkin Basın Duyurusu”,
  20. Sermaye Piyasası Kurulu, “İsteğe Bağlı İade Hesaplarına İlişkin Duyuru”,
  21. Gelir İdaresi Başkanlığı, G.V.K. Geçici 67 nci Madde Uygulaması ile İlgili Olarak Gerçek Kişilere Yönelik Vergi Rehberi,
  22. Sarbanes-Oxley Act of 2002, §304 (yeniden düzenlenen finansal tablolar sonrasında üst yöneticilerin ikramiye ve hisse satış kazançlarının geri alınması) ve §308(a) (SEC tahsilatlarının zarar gören yatırımcılara dağıtılması için “Fair Fund” kurulması).
  23. Dodd-Frank Wall Street Reform and Consumer Protection Act, §954 (borsaya kote şirketlerde hatalı finansal tablolar nedeniyle yöneticilere fazla ödenen teşvik ücretlerinin geri alınması); SEC Rule 10D-1,17 CFR 240.10D-1 (kote şirketlerin geri alma politikasına ilişkin uygulama kuralı).
  24. United States Bankruptcy Code, 11 U.S.C. §544(b) (iflas idaresinin alacaklıların iptal haklarını kullanması), §546(e) (menkul kıymet işlemlerine tanınan güvenli liman), §547 (tercihli ödemelerin iptali), §548 (hileli devirlerin iptali; §548(c) iyi niyetli alıcı savunması) ve §550 (iptal edilen devrin geri alınması).
  25. Internal Revenue Code, 26 U.S.C. §1341 (önceki yılda gelir sayılan tutarın sonraki yılda iadesi hâlinde vergi yükünün yeniden hesaplanmasını sağlayan “claim of right” hükmü).
  26. IRS Rev. Proc. 2009-20 ve Rev. Proc. 2011-58 (Ponzi düzeni mağdurlarının hırsızlık zararını indirmesine ilişkin idari güvenli liman düzenlemeleri).
  27. 2013/36/EU sayılı Direktif, CRD IV (kredi kuruluşlarında değişken ücret ilkeleri ve ücretin azaltılması veya geri alınması).
  28. SEC, In the Matter of Vestech Partners, LLC, et al., Admin. Proc. File No. 3-22622, Order Instituting Administrative and Cease-and-Desist Proceedings, 08.04.2026 (Securities Act Rel. No. 11413; disgorgement, faiz ve para cezası tahsili ile Fair Fund kurulması); Extension Order, 04.06.2026 (Exchange Act Rel. No. 105608; dağıtım planı süresinin uzatılması).
  29. SEC, Distributions in Commission Administrative Proceedings: Notices and Orders Pertaining to Disgorgement and Fair Funds, Vestech Partners entry, File No. 3-22622 (SEC’in dağıtım plan ve bildirimlerini yayımladığı sayfa).

05.10.2026

Kaynak: www.MuhasebeTR.com
(Telif Uyarısı: Bu makalenin en fazla %20'si, kaynak gösterilip aktif link verilerek paylaşılabilir. Aksi takdirde yasal işlem başlatılacaktır.)



>> Duyurulardan haberdar olmak için E-Posta Listemize kayıt olun.

>> SGK Teşvikleri (150 Sayfa) Ücretsiz E-Kitap: hemen indir.

>> MuhasebeTR mobil uygulamasını Apple Store 'dan hemen indir.

>> MuhasebeTR mobil uygulamasını Google Play 'den hemen indir.

>> Muhasebecilere Özel Web Sitesi 1.250 TL  Ayrıntılar için tıklayın.

GÜNDEM