Çağrı Raşit Çapkın
Vergi hukukunun en dinamik uyuşmazlık alanı, devletin vergilendirme yetkisi ile mükelleflerin anayasal ekonomik özgürlükleri arasındaki dengedir. Bu dengenin merkezindeki "işletme serbestisi", şirketlerin finansal stratejilerini ve sermaye yapılarını özgürce belirleme hakkını ifade eder. Ancak bu hak mutlak olmayıp, Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) md. 3’deki "ekonomik yaklaşım" ve "gerçek mahiyetin tespiti" ilkeleriyle sınırlandırılmıştır.
Ticaret hukuku açısından olağan bir işlem olan sermaye azaltımı, vergi hukuku perspektifinden sıklıkla bir "peçeleme" (perdeleme) şüphesi doğurur. Vergi idaresi; geçmiş yıl kârları veya sermaye yedekleri olan şirketlerin sermaye azaltımını, kâr dağıtımı stopajından kaçınmak için kurgulanan yapay bir işlem olarak görme eğilimindedir. Buradaki temel uyuşmazlık; işlemin rasyonel bir ticari gereksinimden mi kaynaklandığı, yoksa vergi kanunlarını dolanmak için araçsallaştırılan bir "peçeleme " mi olduğudur.
Sermaye azaltımında vergilendirme sırasına dair uzun yıllar yasal bir normun bulunmaması, idari yorumlar ile yargı içtihatları arasında derin görüş ayrılıklarına ve hukuki belirsizliğe yol açmıştır. Bahse konu belirsizliği gidermeyi amaçlayan 7440 sayılı Kanun, Kurumlar Vergisi Kanunu (KVK) bünyesine md. 32/B dahil etmiş; böylece sermaye unsurlarının işletmeden çekilme sırasını yasal bir mekanizmaya kavuşturmuştur. "En yüksek vergili kalemden dağıtım" esasını getiren bu düzenleme, vergi güvenliği gerekçesiyle işletme serbestisine doğrudan müdahale etmiştir.
İşletme serbestisi, ekonomik aktörlerin mülkiyetlerindeki kaynakları piyasa dinamikleri ve ticari mantık çerçevesinde özgürce idare edebilmesini ifade eder. Bu serbestinin anayasal zeminini, Anayasa md. 48’de yer alan "çalışma ve sözleşme hürriyeti" (teşebbüs özgürlüğü) ile md. 35’deki "mülkiyet hakkı" oluşturmaktadır. Şirketlerin finansal ihtiyaçlar doğrultusunda öz kaynaklarını artırması veya atıl vaziyetteki fonları ortaklara iade etmesi (sermaye azaltımı), doğrudan bu finansal özerkliğin bir yansımasıdır. Vergisel açıdan bu hak, mükelleflerin yasal sınırlar içinde kalmak şartıyla kendilerine en düşük mali yükü getiren hukuki yöntemleri seçebilme özgürlüğü olarak somutlaşır.
Ancak finansal karar özerkliğinin vergi hukukundaki sınırlarını, Vergi Usul Kanunu (VUK) md. 3/B’de düzenlenen "ekonomik yaklaşım" ilkesi belirlemektedir. Bu kural uyarınca, vergilendirmede işlemlerin dış görünüşünden ziyade, vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyeti esas alınır. Hukuk düzeni şirketlere alternatif yollar seçme hürriyeti tanırken, bu seçimlerin gerçek ekonomik realiteyle örtüşmesini şart koşar. Sermaye azaltımı süreçlerinde bu sınırın en somut ölçütü ticari rasyonalitedir. Bir firmanın sermaye azaltımına gitmesi şeklen mevzuata uygun olsa da şayet asıl amaç işletmeyi küçültmek ya da ihtiyaç fazlası nakdi iade etmek değilse hukuki nitelik değişir. Eğer temel motivasyon, birikmiş kâr paylarını stopaj ödemeden ortaklara aktarmaksa, işletme serbestisi koruması peçeleme iddiaları karşısında geçerliliğini kaybeder. Bu doğrultuda, işlemin makul bir ticari gerekçeye dayanıp dayanmadığı, idarenin vergi alacağı ile mükellef özgürlüğü arasındaki hassas dengeyi kuran en temel kriterdir.
7440 sayılı kanun ile KVK eklenen md. 32/B, işletmelerin sermaye azaltımında sahip oldukları hareket serbestisini yapısal bir değişime uğratmıştır. Bu düzenleme, azaltılan sermayenin hangi kaynaklardan karşılandığının tespitinde, daha önce uygulanan "niteliksel" değerlendirme modelini bırakarak, "niceliksel" ve objektif bir kural setini yürürlüğe koymuştur.
Bu yasal dönüşüm, bir yandan işletme serbestisinin sınırlarını daraltırken, diğer yandan vergi güvenliğini sistemsel ve otomatik bir mekanizmaya bağlamıştır. Sonuç olarak, mükelleflerin "nakdi sermayeyi iade alıyoruz" yönündeki irade beyanları, 7440 sayılı kanunun emredici ve bağlayıcı hükümleri karşısında hukuki geçerliliğini yitirmiştir.
Esasen vergi idaresinin, konuya ilişkin yasal bir düzenleme bulunmayan geçmiş dönemlerde dahi bu tür bir hiyerarşiyi uygulama eğiliminde olduğu özelgelerde net bir şekilde anlaşılmaktadır. Konuya ilişkin Van Defterdarlığı tarafından verilen 25.12.2014 tarih ve 60757842-5520-28 sayılı özelgede; özel bir kanun hükmü gereğince vergi dışı bırakılarak olağanüstü yedek akçelere aktarılan tutarların bile, sermaye azaltımına konu edilmesi durumunda öncelikle KV, ardından da kâr dağıtımı stopajına tabi tutulması gerektiği yönünde görüş bildirilmiştir. Bu durum, idarenin normatif düzenleme öncesindeki yaklaşımının da katı bir vergilendirme önceliğine dayandığını göstermektedir.
Vergi hukukunda peçeleme kavramı, mükelleflerin vergi yükümlülüklerini azaltmak ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla, özel hukukun sunduğu sözleşme özgürlüğünü olağan dışı hukuki formlar arkasına gizleyerek kullanmalarını ifade eder. Bu teorinin temel dayanağı, VUK md. 3’de düzenlenen "ekonomik yaklaşım" ilkesidir. Peçeleme iddialarında, mükellef tarafından tesis edilen işlemin dış görünüşü ile bu işlemin doğurduğu gerçek mali sonuç arasında bir çelişki bulunduğu varsayılır.
Sermaye azaltımı süreçlerinde peçeleme teorisi, şirketin varlıklarında eksilme meydana getiren bir işlemin, şeklen "ortaklara sermaye iadesi" gibi gösterilmesine rağmen, aslında "birikmiş kârların paylaştırılması" niteliği taşıdığı yönündeki teze dayanmaktadır. Buradaki temel motivasyon, kâr dağıtımına bağlı olarak doğacak stopaj vergisini ödememek ve işletme bünyesindeki fonları vergisiz bir sermaye iadesi görünümü altında ortakların tasarrufuna sunmaktır.
Yargı kararları incelendiğinde, işlemin hukuki niteliğinin belirlenmesinde peçeleme olgusu, kanunun açıkça yasakladığı bir sonuca, yasal boşluklardan yararlanarak meşru görünen yollarla ulaşmayı hedefleyen "kanuna karşı hile" kavramıyla ilişkilendirilmektedir. Konuya ilişkin Danıştay 4. Dairesinin 08.12.2022 tarih ve E. 2022/7718 sayılı kararında da belirtildiği üzere, emisyon primlerinin sermaye azaltımına konu edildiği durumlarda, şayet işlemin iktisadi ve ticari gerekliliği somut delillerle ortaya konulamıyorsa, yapılan işlem muvazaalı bir vergi kaçınma teşebbüsü olarak değerlendirilmektedir.
VUK md. 3/B uyarınca, iktisadi ve ticari hayata uygun olmayan olağan dışı bir durumu iddia eden taraf, bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Dolayısıyla, sermaye azaltımının bir peçeleme işlemi olduğunu öne süren vergi idaresi, bu iddiasını somut delillerle ispat etmek zorundaydı. Ancak 7440 sayılı kanun bu dengeyi kökten değiştirmiştir:
Nitekim Danıştay 3. Dairesinin 15.10.2025 tarih ve E. 2025/3968 sayılı kararında da vergilendirmede maddi gerçekliğin belirlenmesinde en somut delilin mükellefin defter ve kayıtları olduğu vurgulanmıştır. Söz konusu kararda, enflasyon düzeltme farklarının ortaklara ödenmesi işleminde "hata yapıldığı" iddiası yerine, muhasebe kayıtlarının gösterdiği somut durum esas alınarak vergilendirme yapılması gerektiği hükme bağlanmıştır.
Vergi hukukunun temel ilkelerinden biri, mükelleflerin ticari faaliyetlerini yürütürken kendilerine en düşük mali yükü getirecek yasal yöntemleri seçebilme özgürlüğüdür. "Yasal vergi planlaması" olarak tanımlanan bu hak, mülkiyet ve teşebbüs hürriyetinin doğal bir uzantısıdır. Ancak 7440 sayılı kanun, bu meşru alan ile hakkın kötüye kullanımı (peçeleme) arasındaki çizgiyi oldukça belirsizleştirmiştir.
Yapılan yasal değişikliğin oluşturduğu temel etkiler şu şekildedir:
Özetle, KVK’ya eklenen md. 32/B , vergi güvenliğini sağlama amacıyla yasal vergi planlaması alanını ciddi ölçüde daraltmıştır. Bu durum, peçeleme teorisinin temelini oluşturan "olayın gerçek mahiyetini araştırma" ilkesini, şekli bir zorunluluğa dönüştürme riski taşımaktadır.
Vergi hukukunda sermaye azaltılması durumunda ortaklara ödenen tutarların hangi kaynaklardan karşılandığı sorusu, uzun süre yasal bir netliğe kavuşturulmamıştır. Bu durum, vergi idaresinin en yüksek vergi yükü doğuracak unsurların öncelikli olarak çekildiğini savunan idari görüşleri (özelgeleri) ile yargının "verginin kanuniliği" ilkesini esas alan kararları arasında sürekli bir uyuşmazlığa yol açmıştır. 7440 sayılı kanun ile KVK’ya eklenen md. 32/B, bu kronik belirsizliği sonlandırmayı hedeflemiştir. Söz konusu yasal düzenleme, sermayeyi oluşturan bileşenleri vergisel maliyetlerine göre gruplandırmış ve azaltılan tutarın kaynağını nesnel bir "kanuni hiyerarşiye" bağlamıştır.
Yargısal içtihatlarda da sıklıkla vurgulandığı üzere, vergi güvenliğini sağlamaya yönelik mekanizmaların temel amacı, yasal vergi planlaması maskesi altında hazine kaybına neden olabilecek muvazaalı operasyonların önüne geçmektir. Konuya ilişkin Danıştay 3. Dairesinin 14.03.2022 tarih ve E. 2019/6729 sayılı kararında benimsenen yaklaşım doğrultusunda, örtülü sermaye kapsamında ödenen faizlerin kâr payı olarak değerlendirilebilmesi için borcu kullanan kurum nezdinde bu verginin kesinleşmesi ve ödenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu şart, vergi güvenliğinin temini bakımından taviz verilmez bir ön koşul olarak uygulanmaktadır.
KVK md. 32/B, sermayeye ilave edilen kaynakların şirket bünyesinde kalma süresini esas alan iki aşamalı bir vergilendirme modeli öngörmektedir. Kanun koyucu tarafından belirlenen 5 yıllık bekleme süresi, sermaye azaltımının yöntemini belirleyen temel kriterdir:
7440 sayılı kanun öncesinde peçeleme olgusu, vergi idaresinin somut delillerle ortaya koyması gereken içeriksel bir niyet sorgulamasına dayanmaktayken; KVK’nın md. 32/B yürürlüğe girmesiyle birlikte bu süreç biçimsel bir uygunluk denetimine evrilmiştir. Kanun koyucu, getirdiği 5 yıl şartı ile niyet tartışmalarını doğrudan zamansal bir kritere indirgemiştir. Bu süre sınırı aşılmadan gerçekleştirilen her sermaye azaltımı, yasa gereği doğrudan vergi avantajı sağlamaya yönelik bir işlem olarak kabul edilmekte ve idarenin ispat yükümlülüğü fiilen ortadan kalkmaktadır. Söz konusu değişim, idari süreçlerde öngörülebilirliği ve hızı artırsa da olayın maddi gerçekliğinin peşin bir kanuni varsayıma feda edilmesi riskini barındırmaktadır.
Yeni dönemde idari uygulamalar, KVK md. 32/B hiyerarşiyi kısmi bölünme gibi özel kurumsal işlemlerle birlikte değerlendirmektedir. Konuya ilişkin İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 03.02.2023 tarih ve 62030549-125-162112 sayılı özelgesinde de ifade edildiği üzere; kısmi bölünme kaynaklı sermaye azaltımlarında, azaltılan bileşenlerin devralan şirketin sermaye alt hesaplarında aynen izlenmesi kaydıyla ilk aşamada herhangi bir vergilendirme yapılmamaktadır. Ancak bu muhasebe takip şartının ihlal edilmesi durumunda, KVK md. 32/B’de yer alan beş yıllık süre ve öncelikli kaynak sıralaması kuralları doğrudan geçerlilik kazanmaktadır.
Vergi hukukunun temel dayanağı olan VUK md. 3/B, vergilendirmede "ekonomik yaklaşım" ve "maddi gerçekliğin ortaya çıkarılması" ilkelerini benimseyerek, şekli biçimlerin ötesine geçilmesini zorunlu kılar. Buna karşılık, KVK’ya eklenen md. 32/B, sermaye azaltımında işlemin iktisadi içeriğine bakılmaksızın uygulanacak zorunlu bir kaynak sıralaması getirerek bu genel ilkeyle açıkça çelişmektedir. Hukuk tekniği açısından VUK md. 3/B tüm vergi sistemi için genel norm niteliğindeyken, KVK md. 32/B sermaye azaltımına özgülenmiş özel bir norm konumundadır. Özel hükmün genel hükmü daraltması hukukun temel kurallarından biri olsa da burada daraltılan unsur, vergi hukukunun en köklü ispat rejimidir.
KVK md. 32/B, olayın gerçek mahiyetini araştırmayı tamamen devre dışı bırakarak yerine yasal bir kurgu ikame etmektedir. VUK md. 3/B mükellefe ticari ve iktisadi gerekçelerini ispatlama özgürlüğü tanırken, yeni düzenleme beş yıllık süre dolmadığı takdirde bu hakkı ortadan kaldırarak maddi gerçeklik ilkesini biçimsel bir otomatiğe feda etmektedir. Bu durum basit bir istisna hükmü olarak da değerlendirilemez; zira istisnalar genel ilkenin varlığını korurken, bu düzenleme sermaye azaltımı özelinde gerçek mahiyet ilkesini tamamen askıya almaktadır.
Normlar arasındaki bu gerilimde kanun koyucunun, yargı ile idare arasındaki uyuşmazlıkları bitirmek adına "hukuki belirlilik" amacını ön planda tuttuğu görülmektedir. Bu gayeyle, VUK md. 3/B’nin esnek ve olaya özgü değerlendirme yapısı, yerini KVK md. 32/B’nin katı ve mekanik sistemine bırakmıştır. Sonuç olarak yeni düzenleme, ekonomik yaklaşım ilkesinin sermaye azaltımı süreçlerindeki hak arama işlevini etkisizleştirmiştir. Bu dönüşüm, vergi hukukunda maddi gerçekliğin tespiti idealinden, şekli öngörülebilirlik ve hazine menfaatini önceleyen bir anlayışa doğru kayışı net bir şekilde ortaya koymaktadır.
7440 sayılı kanun ile getirilen köklü değişiklikleri ve işletme serbestisinin sınırlarını aşağıdaki tablo üzerinden özetlemek mümkündür:
|
Kriter |
7440 Sayılı Kanun Öncesi (Klasik Dönem) |
7440 Sayılı Kanun Sonrası (KVK 32/B) |
|
Hiyerarşi Kaynağı |
Yasal bir düzenleme bulunmamaktaydı. Özelgeler esastı. |
KVK md. 32/B ile emredici yasal hiyerarşi getirilmiştir. |
|
Dağıtım Önceliği |
Mükellefin beyanı ve defter kayıtları esas alınmaktaydı. |
5 yıllık süreye bağlı olarak; önce en yüksek vergili kalemler, ardından oransal dağıtım esası geçerlidir. |
|
İspat Külfeti |
Peçeleme iddiasını ispat yükü VUK md. 3/B uyarınca vergi idaresi üzerindeydi. |
5 yıl kuralı ile ispat yükü idarenin üzerinden alınmış, yasal bir karineye dönüştürülmüştür. |
|
Yargı Denetimi |
"Kanunsuz vergi olmaz" ilkesi gereği, idarenin sıralama dayatması sıklıkla iptal edilmekteydi. |
Denetim alanı, işlemin yasal hiyerarşiye ve süre şartlarına uygunluğuna (şekli uygunluk) kaymıştır. |
|
Maddi Gerçeklik |
İşlemin gerçek mahiyeti her olayda ayrıca analiz edilirdi. |
Maddi gerçeklik ilkesi, 5 yıllık "zaman" kriteri ve teknik hiyerarşi ile sınırlandırılmıştır. |
Tablo verileri bütüncül bir perspektifle analiz edildiğinde; 7440 sayılı kanun öncesindeki 'ispat serbestisi' ve 'iktisadi rasyonalite' odaklı rejimin, yerini katı bir 'normatif disipline' bıraktığı açıkça görülmektedir. Yeni dönemde kanun koyucu, beş yıllık süre şartı ve emredici hiyerarşi aracılığıyla ispat yükünü mükellefin omuzlarına yükleyerek, vergi güvenliğini maddi gerçekliğin önüne geçen yasal bir karineye bağlamıştır. Bu dönüşüm, vergilendirme süreçlerinde idari belirliliği artırsa da, işletme serbestisinin özünde yer alan rasyonel tercih alanını daraltarak mülkiyet hakkı üzerindeki şekli baskıyı pekiştirmiştir.
Vergi hukukundaki peçeleme iddiaları, temelde işletmeden dışarıya yönelik bir ekonomik değer transferinin varlığına dayanır. Oysa şirketlerin geçmiş yıl zararlarını kapatmak amacıyla gerçekleştirdikleri sermaye azaltımı işlemlerinde, ortakların mal varlığına aktarılan nakdi veya hesaben herhangi bir ödeme bulunmamaktadır. Bu operasyon, bilançonun pasif tarafında yer alan sermaye ile zararlar hesapları arasında yapılan teknik bir mahsuplaşmadan ibaret olup, özü itibarıyla bir bilanço düzeltmesidir. VUK md. 3’de yer alan gerçek mahiyet ilkesi açısından bakıldığında da dışarıya yönelen bir kazanç dağıtımı gerçekleşmediğinden vergiye tabi bir matrahın oluşmadığı görülmektedir.
Vergi idaresinin konuya ilişkin yaklaşımı da 1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği (KVGT) ve yerleşik özelgeler doğrultusunda bu yöndedir. İdare; enflasyon düzeltme farkları veya yeniden değerleme fonları gibi işletmeden çekildiğinde vergilendirilmesi gereken kaynakların sermaye azaltımı yoluyla zararların kapatılmasında kullanılması halinde belirli kurallar uygular. Buna göre, ortaklara nakden veya hesaben bir ödeme yapılmadığı sürece Gelir Vergisi Kanunu’nun (GVK) md. 94 kapsamında kâr dağıtım stopajı doğmamaktadır. Benzer şekilde, işletme dışına çıkan bir varlık olmadığından bu mahsup işlemi KV matrahına da dahil edilmemektedir. Türk Ticaret Kanunu (TTK) hükümleri uyarınca şirketin mali yapısını iyileştirmek için alınan bu karar, iktisadi ve ticari icaplara tam uyum sağlayan meşru bir tasarruftur.
Konunun yargısal boyutunda da zarar mahsubuna ilişkin teknik düzeltme yetkisi en üst yargı organlarınca kabul görmektedir. Konuya ilişkin Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 22.10.2025 tarih ve E. 2025/818 sayılı güncel kararında teyit edildiği üzere, şirketin mali zarar beyan ettiği dönemlerde kanunen kabul edilmeyen giderlerin zarar tutarından doğrudan düşülmesi ve sonraki yıllara devreden zararın bu şekilde düzeltilmesi hukuka uygun bir idari işlem olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, zarar kapatma amaçlı teknik muhasebe düzeltmelerinin vergisel açıdan da meşru zeminini güçlendirmektedir.
7440 sayılı kanun ile getirilen katı vergilendirme sıralaması, kural olarak ortaklara nakden veya hesaben varlık transferi yapılan durumlar için tasarlanmıştır. Bu nedenle, sermaye azaltımının geçmiş yıl zararlarının kapatılmasında kullanılması halinde ortaya çıkan tabloyu iki farklı senaryoda ele almak gerekir.
İlk olarak, azaltılan sermaye tutarının tamamının geçmiş yıl zararlarının mahsubunda kullanılması durumunda, KVK md. 32/B’de zorunlu kaynak hiyerarşisi (öncelikle yüksek vergili kalemlerin çekildiği varsayımı) işletilse dahi herhangi bir vergi yükü doğmamaktadır. Bunun temel nedeni, hiyerarşiye takılan bu kaynakların ortaklara dağıtılmayıp doğrudan bilanço açığının kapatılmasında kullanılmasıdır.
İkinci olarak, şirketin hem zarar mahsubu yapıp hem de kalan tutarı ortaklara iade ettiği karma senaryolarda ise ikili bir ayrım uygulanır. Zarar kapatmaya tahsis edilen kısım nakdi bir ödeme niteliği taşımadığı için vergilendirme dışında kalırken; ortakların hesaplarına nakden aktarılan bakiye kısım, 7440 sayılı kanunun öngördüğü beş yıllık süre ve öncelikli kaynak sıralaması kurallarına göre vergiye tabi tutulur.
Danıştayın istikrar kazanmış kararlarında, peçeleme iddialarının hukuki kaderi idarenin sunduğu ispatın niteliğine ve somutluğuna bağlanmıştır. Yargı organları, bir sermaye azaltma işleminin vergi kaçınma veya hakkın kötüye kullanımı olarak nitelendirilebilmesi için vergi idaresinin şu temel kriterleri karşılaması gerektiğini belirtmektedir:
Yargının benimsediği bu kararlı tutum, işletmelerin finansal kararlarındaki hareket serbestisini hukuki koruma altına alırken, peçeleme iddialarını vergi idaresinin ancak çok güçlü ve somut delillerle altından kalkabileceği ağır bir ispat yükümlülüğüne dönüştürmüştür.
7440 sayılı kanun ile KVK’ya eklenen md. 32/B, yargısal denetimin temel yaklaşımını olayın gerçek mahiyetini araştırmaktan, şekli ve mevzuata uygunluk denetimine kaydırmıştır. Eski dönemde vergi idaresinin işlemlerine karşı bir iptal gerekçesi olarak ileri sürülen yasal boşluk, yerini emredici bir kanuni hiyerarşiye bırakmıştır. Bu yeni dönemde yargı organları, idarenin en yüksek vergi yükü doğuracak kaynakları öncelikli kabul eden işlemlerini, peçeleme iddiasına ve ispatına gerek kalmaksızın doğrudan kanun hükmüne dayanarak hukuka uygun bulacaktır. Dolayısıyla yargının buradaki görevi, sermaye azaltımının kanundaki beş yıllık süre sınırına ve belirlenen dağıtım sıralamasına uygun yapılıp yapılmadığını denetlemekle sınırlı kalacaktır. Ancak yasal sürelerin aşıldığı durumlarda dahi, işlemin bütünüyle muvazaalı veya kötü niyetli olup olmadığı (örneğin vergi teşviklerinden yararlanılmasının hemen ardından sermaye çekilmesi gibi haller) VUK md. 3/B kapsamında yargının inceleme alanında kalmaya devam edecektir.
Yargı organlarının yasal düzenleme sonrasındaki tutumu da ispat hukukundaki bu köklü yaklaşım değişikliğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Özellikle Danıştay 3. Dairesi’nin 15.10.2025 tarih ve E. 2023/8299 sayılı güncel kararı, bu durumu somutlaştırmaktadır. Söz konusu emsal hüküm, yargının artık mükellefin niyetini sorgulamaktan ziyade, işletme ve muhasebe kayıtlarının emredici kanuni sıralamayla olan biçimsel uyumuna odaklandığını açıkça kanıtlamaktadır. Bu durum, sermaye azaltımı davalarında ispat dengesinin mükellef aleyhine şekli bir kritere bağlandığının en somut göstergesidir.
Anayasa md. 35’de koruma altına alınan mülkiyet hakkı, kişilere mülkleri üzerinde özgürce tasarruf etme, faydalanma ve yönetme yetkisi tanır. Şirket ortaklarının işletmeye tahsis ettikleri sermaye de bu hakkın hukuki bir parçasıdır ve sermayenin geri iadesi süreci doğrudan mülkiyet hakkının kullanımı niteliğindedir. Ancak 7440 sayılı kanun ile getirilen zorunlu kaynak sıralaması, mükelleflerin kendi öz varlıkları olan nakdi sermayeyi geri almalarını, vergi yükü yüksek diğer unsurların (fonlar ve kârlar) öncelikli olarak çekildiği varsayımına bağlamaktadır. Bu durum, mülkiyet hakkının özünü zedeleyen ve vergi borcunu mülkün iadesi için bir ön şart haline getiren bir müdahale niteliği taşımaktadır. Kamunun vergilendirme yetkisi mülkiyet hakkını sınırlandırabilse de bu kısıtlama, hakkın kullanımını imkânsız kılmamalı veya mülkün değerini orantısız biçimde eksiltmemelidir.
Bu bağlamda, Anayasa md. 13’de düzenlenen "ölçülülük" ilkesi de büyük önem taşımaktadır; zira temel haklara getirilen her sınırlama elverişlilik, gereklilik ve orantılılık kriterlerine uymak zorundadır. Sermaye azaltımı yoluyla vergi kaybına yol açılmasını engellemek meşru bir amaç, bir sıralama kuralı getirmek de buna elverişli bir araç olarak görülebilir. Fakat hiçbir istisna barındırmayan ve beş yıl gibi uzun bir dönemi esas alan katı bir sistemin gerekliliği hukuken tartışmalıdır. KVK md. 32/B, beş yıldan kısa süreli sermaye azaltımlarını aksi ispatlanamayan mutlak bir vergi kaçınma varsayımı üzerine kurgulamıştır. Hukuk devletinde asıl olan mükellefe aksini ispat hakkı tanıyan adi karinelerdir. Şirketlerin ekonomik kriz, mücbir sebep veya küçülme zorunluluğu gibi somut ve haklı ticari gerekçeleri bulunsa dahi, yasa gereği doğrudan en yüksek vergi yükü doğuran kalemi dağıtmış sayılmaları, maddi gerçeklik ilkesini zedeleyerek ölçülülük sınırlarını aşmaktadır.
İşletme serbestisi ile vergi alacağının korunması arasındaki gerilim, sermaye azaltımı işlemleri özelinde Türk vergi hukukunun en dinamik uyuşmazlık alanlarından birini teşkil etmektedir. Bu çalışma kapsamında yapılan analizler; sermaye yönetimi kararlarının sadece şekli birer prosedür değil, teşebbüs hürriyeti ve mülkiyet hakkının iktisadi birer yansıması olduğunu ortaya koymuştur. Ancak, vergi güvenliğini sağlama saikiyle hareket eden kanun koyucunun, bu özgürlük alanını 7440 sayılı kanun ile yasal bir hiyerarşiye tabi tutması, vergi hukukunda yeni bir paradigmanın doğuşuna yol açmıştır.
KVK md. 32/B ile ihdas edilen yeni rejim, yargı ve idare arasındaki "dağıtım sırası" ihtilafını nihayete erdirerek hukuki belirlilik sağlamış olsa da; vergi hukukunun temel direği olan "gerçek mahiyet" ilkesini, beş yıllık şekli bir kriterin gölgesinde bırakmıştır. Geleneksel peçeleme denetimi, idarenin somut delillerle ispat etmesi gereken bir niyet sorgulamasıyken; mevcut düzenleme ile bu durum, mükellefin işletme serbestisi üzerine ipotek koyan yasal bir karineye dönüşmüştür. Beş yıl dolmadan gerçekleştirilen her sermaye azaltımı, rasyonel iktisadi gerekçesinden bağımsız olarak "vergi avantajı amaçlı" kabul edilmektedir. Buna karşın, fon çıkışı içermeyen "zarar mahsubu" işlemleri, peçeleme iddiasının iktisadi temel bulamadığı en güvenli liman olma özelliğini korumaktadır.
Hukuk devleti ilkesi, vergi güvenliği ile iktisadi gerçeklik arasında adil bir dengenin kurulmasını gerektirir. Bu bağlamda, mevcut düzenlemenin "mutlak karine" yapısından kurtarılarak daha ölçülü bir zemine oturtulması elzemdir. Özellikle küresel ekonomik dalgalanmalar, sektörel krizler veya mücbir sebep halleri nedeniyle gidilen "zorunlu küçülme" senaryolarında, 5 yıllık süre şartına istisna tanınmalıdır. Mükellefin, sermaye azaltımının vergi kaçırma amacı taşımadığını, işlemin finansal rasyoları düzeltmek veya likidite krizini aşmak gibi somut ticari icaplardan doğduğunu ispat edebilmesi durumunda; emredici hiyerarşi yerine "oransal dağıtım" esasına geçilmelidir.
Kaynakça
Danıştay Dördüncü Daire, E.2019/4298. https://karararama.danistay.gov.tr/getDokuman?id=896875100&arananKelime=4.%20Daire,2019/42984298
Danıştay Üçüncü Daire, E.2019/6729. https://karararama.danistay.gov.tr/getDokuman?id=772691900&arananKelime=3.%20Daire,2019/67296729
Danıştay Üçüncü Daire, E.2023/8299. https://karararama.danistay.gov.tr/getDokuman?id=1193709800&arananKelime=3.%20Daire,2023/82998299
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu, E.2025/559. https://karararama.danistay.gov.tr/getDokuman?id=1198128500&arananKelime=2025/55959
İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı, 03.02.2023 tarih ve 62030549-125-162112 sayılı özelge. https://www.gib.gov.tr/mevzuat/kanun/435/ozelge/28468
Kurumlar Vergisi Genel Tebliği. (Resmî Gazete: 3/4/2007 tarih 26482 sayılı).
Kurumlar Vergisi Kanunu. (Resmî Gazete: 21/6/2006 tarih 26205 sayılı).
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. (Resmî Gazete: 9/11/1982 tarih 17863 mükerrer sayılı).
Van Defterdarlığı, 25.12.2014 tarih ve 60757842-5520-28 sayılı özelge. https://www.gib.gov.tr/mevzuat/kanun/435/ozelge/22328
07.07.2026
Kaynak: www.MuhasebeTR.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)
>> Duyurulardan haberdar olmak için E-Posta Listemize kayıt olun.
>> SGK Teşvikleri (150 Sayfa) Ücretsiz E-Kitap: hemen indir.
>> MuhasebeTR mobil uygulamasını Apple Store 'dan hemen indir.
>> MuhasebeTR mobil uygulamasını Google Play 'den hemen indir.
>> YILIN KAMPANYASI: Muhasebecilere Özel Web Sitesi 1.666 TL + KDV Ayrıntılar için tıklayın.