EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
SON YAZILAR
YAZARLARIMIZ
Ertuğrul Tuncer
Yeminli Mali Müşavir
Köker YMM Bağımsız Denetim A.Ş.
etuncer@kokerymm.com



Mükellef Odaklı Vergi Reformuna Hazırlananlar İçin Öneriler

(USUL KANUNLARININ AMACINA UYGUN UYGULANMAYAN “POPÜLİST” MADDELERİ)

Vergi hukuku sadece vergi kanunlarından ibaret değildir. Bu kanunlar, vergilemenin usul hukuku, tahsilatın usul hukuku ve hatta yargının yargının usul hukuku ile bir bütünlük oluşturur.

Vergi sistematiğinde, Kanunların yeterli ve iyi düzenlenmiş olması uygulamanın da aynı şekilde iyi ve yeterli olacağı anlamına gelmez.

Kanunlar çerçeveyi çizer, konuyu ve genel uygulama biçimini ortaya koyar. Yasanın uygulamasındaki sorunlar, idari görüşler ve vergi yargısı kararları ile şekillendirilir. Unsurlar arasındaki bu kaçınılmaz bağa rağmen Yasaların ilk düzenlenmesindeki açıklık ve mantığın ortaya konuş biçimi özel bir önem taşımaktadır. Zira, İdare, eşyanın tabiatı icabı, her zaman, “devleti kollamak adına” yetkiyi aşmak eğilimindedir.

Son zamanların değil, yılların çiğnenen sakızı “mükellef hakları” konusunda teorik ya da popülist konuşmalar yapmak yerine idarenin de uygulamaktan kaçınamayacağı bir revizyona ihtiyaç vardır.

Bu yazımızda, Verginin usul hukukunda yer alan ve Yasanın ön görmediği ancak idari yorum ve anlayışla amacından sapan bazı maddeler üzerinde durmak istiyoruz.

“Vergi, gönüllülük esasına dayanır” denir teoride. Gerçekte, sosyal bir mecburiyettir. Yani burada zorunlu/zoraki bir uyum sorunu vardır.

Vergilemenin beyan esasına dayanması, Anayasadaki “gücüne göre ödeme” ilkesinin bir yansımasıdır. Mükellef kendi vergi ödeyebilme kapasitesini hesaplayıp beyan yoluyla bildirmektedir.

İdare ise, sadece vergiyi tarh (hesaplama) ve tahsil etmez, aynı zamanda ödeme gücünün de kontrolünü sağlar.

Verginin uygulayıcıları, işte bu noktada devreye girer ve konjonktüre, siyasi eğilimlere, bazen yargının yönlendirmesine bağlı olarak ama daha çok da uygulayıcıların vergicilik nosyonuna bağlı olarak yasa maddeleri ya da müesseseleri şekil alır.

Örnek mi istiyoruz? İşte size bazı seçmeler…

a) Kurumlar Vergisi İndirimi : Bu düzenleme, vergiye uyumu tam, vergisel ödevlerini zamanında ve şekillere uygun biçimde yerine getiren, ödemelerini aksatmayan mükelleflerin, “bu taraklarda bezi olmayan mükellef grubundan” ayrılabilmesini teminen getirilmiştir. Özü itibariyle bir “ödüllendirme” mekanizmasıdır. Peki bu maddeden yararlanan bir mükellef gördünüz mü şu ana kadar? Ben duymadım, görmedim.

Göremezsiniz, zira, işin işine damga vergisi girmiştir, Harç girmiştir, usulsüzlük, özel usulsüzlük cezaları girmiştir, motorlu taşıtlar vergisi girmiştir. Bunların çoğu süreksiz mükellefiyettir ve hata payı iyi niyete bağlı değildir. Ödemedeki noksanlık ve genel borç durumunda Bin Liraya kadar bir tolerans tanınmıştır. Bu uygulama, gerçekten, bir ödüllendirme ve uyumlu-uyumsuz mükellef ayrımı için getirildiyse;

  • Süreksiz yükümlülüklerden, gelir,kurumlar,KDV ve bunların stopajlarından kaynaklanan vergilemedeki uyum dikkate alınmalıdır. (Her mükellef her zaman harç ödemez. Her zaman damga vergisine ya da BSMV’ne muhatap olmaz. Taşıt vergilerinin kendi tahsil güvenlik mekanizması vardır. Buradaki ödenmemişlik uyumsuzluktan değil, daha çok ihmalden doğmuştur.)
  • Bir yılda veya belirli bir periyotta, beyanda aksama olmuşsa tolerans sınırı içinde kalmalıdır. Bir mükellef, gelir yada kurumlar vergisi beyanları ile KDV beyanlarını süresinde ve noksansız veriyor, vergisi zamanında tarh ediliyor, ödemesi nakden-hesaben zamanında gerçekleşiyorsa, bu mükellefin, arızi aksamaları tolerans kapsamına alınmalıdır.
  • Şekle ilişkin usulsüzlükler konusunda bir yılda bir-iki aksama kötü niyete, ya da uyumsuzluğa yorulmamalıdır.
  • Bu günkü şartlarda ve özellikle konjonktürde, bin TL kasten ödenmeyecek bir vergi tutarı değildir. Bu tutarın miktarı artırılmazsa bile, borç tutarının devamlılığına ve tekerrürüne bakılarak tolerans kapsamına alınabilir.

(Biz burada müesseseyi ortaya koyduk. Maddenin uygulanamadığına dikkat çekmek istedik. Şartlar artırılabilir. Her kesin kafasında bir farklı bilgi veya öneri olabilir.)

b) Ceza Uygulamasında Tekerrür : Tekerrür hali normal olarak aynı konudaki bir başka eylemi ifade eder. Biz de ise tekerrür eylemi değil, sonucu hedef alır. Uygulamanın konusu “vergi ziyaı cezasıdır”. Tekerrür hali, vergi türüne ve eylem çeşidine bakmaz. Daha önce kesilmiş ve kesinleşmiş bir vergi ziyaı cezası olup olmaması yeterlidir. Bir çok vergi dairesi bu durumu hatalı değerlendirip, bir ihbarnameyle bir yıl için ya da bir vergi türü için kesilen cezaya dayanarak, aynı yıl içindeki bir başka ihbarnamede bile tekerrür uygulamaktadır. Tekerrür hali, cezayı hedef alsa bile, bu cezanın kesinleşip kesinleşmediğine bağlıdır. 4369 sayılı Yasa ile yeniden şekillenen tekerrür maddesi üzerindeki çalışmalarda tekerrürün, açıkça vergi nev’ine bağlanıp bağlanmaması tartışılmıştır. Yasanın gerekçesinden ve Meclisteki açıklamalardan bu konu görülebilir. Halbuki, KDV ya da kurumlar veya gelir vergisi için yapılan bir tarhiyatta daha önce, damga vergisi, harç gibi bir tarhiyat nedeniyle kesilmiş ceza yüzünden tekerrür uygulanmaktadır. Bu durum vergide adaleti tartışılır hale getirmektedir. Tekerrür, benzer eylemlerde bulunan mükellefler için cezada ağırlaştırmayı amaçlıyorsa, vergi kaybına yol açan ve belirli sürede tekrar eden eylemlerde, vergi türünün dikkate alınması uygun olacaktır. Zira, vergilerin karakteristiği farklıdır.

Bir tüketim vergisi olan KDV ile bir kağıdın vergilendiği damga vergisi, vergi bile olmayan harç ya da gelir veya kazancı baz alan gelir ve kurumlar vergisindeki kayba yol açan işlemlerin aynı kefeye konulması doğru bir anlayış olamaz. Ayrıca, uzlaşma yoluyla sonuçlanan tarhiyattaki, indirilmiş ya da sembolik vergi ziyaı uygulamasının, tekerrüre yol açmaması da düşünülmelidir

c) VUK 11. Maddesindeki “Müteselsil Sorumluluk: VUK’un 11. Maddesinde yer alan sorumluluk ilkesi, esas itibariyle, vergiyi kesip yatırmak zorunda olanlar ve vergisel yükümlülüğü yerine getirmesi gerekenler ile ilgilidir. Yani “mükellefiyet tarzı ve ödevi” ile ilgilidir. KDV Kanununun uygulamaya girmesiyle tartışılmaya başlayan “illiyete bağlı sorumluluk” kavramı 4369 sayılı Yasa ile daha derinden bağlantıları da içerir hale gelmiştir. Bu düzenlemeyle, müteselsil sorumluluk anlayışı alan-satan ilişkisindeki kusursuz sorumluluğa kadar genişlemiştir. Halbuki, Vergi Usul Kanununun 11. Maddesindeki sorumluluk sınırsız bir sorumluluk değildir. Maddenin KDV gibi işlem ve tüketim vergilerinde amacı, ödenen KDV’nin bir şekilde hazineye intikalini sağlayabilmektir. Bu nedenle, düzenleme, işleme taraf olanların müteselsil sorumluluğu haline gelmiştir.

            Ancak bu her zaman böyle değildir. Örneğin;

  •  işlem tamamlanmış ve mal yada hizmet alımı gerçekleşmiş
  •  KDV ödenmiş,
  •  Satıcı bu işlemi (Bs) Formuyla, alıcı taraf (Ba) formuyla mali idareye bildirmiş,

İse, KDV’ni ödeyenin tekrar sorumlu sıfatıyla KDV ödemeye zorlanması,      aynı             “katma değer” üzerinden iki defa vergi ödenmesi anlamına       gelecektir. Bu             aşamadan sonra alıcı açısından fiilen ve hukuken    yapılabilecek bir şey yoktur.

Şu halde, VUK’un 11. Maddesindeki “ işleme taraf olmanın sorumluluğu,” bir işlem yapıldığında, KDV’yi tahsil edenin her türlü işletme faaliyetinin izlenmesini, o işletmenin bütün mal yada hizmet alışlarının da sahte veya gerçek olup olmadığının araştırılmasını kapsayacak derecede geniş yorumlanamaz. Halbuki, bir çok incelemede bu yola gidildiği görülmektedir. İmkansızın istenmesi hukukun mantığıyla bağdaşmaz.

d)  VUK’un Uzlaşma Müessesesi : Maliye Bakanlığı, diğer bazı ülkelerdeki uygulamalara ve teorik tartışmalara bakarak Uzlaşma kavramının ilk halinden uzaklaşmıştır. Uzlaşma anlayışını gösteren Ek 11. Maddeye bakıldığında, amacın, “Yasalara yeterince vakıf olamama” durumuna dayandırıldığı görülecektir. Yasaların özel bir dille yazıldığı bir durumda, vergisel hatalar da kaçınılmazdır. Uzlaşma, esas itibariyle, kısmen bilgisizliğin sonucundan kısmen de nedametten doğmaktadır. Pişmanlık şansı kalmamış mükellefler için verginin kesin tarhından önce tanınmış bir avantajdır. Pişmanlıktan yararlansaydı, sıfır ceza ödeyecek olan bir mükellef, uzlaşmada bir miktar cezaya razı oluyorsa, idarenin buna anlayış göstermesi gerekir. Mükellefi her zaman cezaya müstahak, uzlaşmayı da “cezadan önce son çıkış” gibi düşünmek doğru değildir.

Mükellefin cezaya müstahak olup olmadığını tayin edecek kişiler uzlaşma komisyonu üyeleridir. Bu nedenle, tarhiyat öncesi uzlaşmalarda, ceza uygulanmayacak raporlar yazılabilmesine, tarhiyat sonrasında ise cezanın gerektiğinde sıfırlanmasına izin verilmelidir. Zira, indirimli olarak ödenecek ya da sembolik hale getirilen cezalar bile, “daha önce kesilmiş ve kesinleşmiş vergi ziyaı cezası” sayılacak ve yukarıda bahsedilen tekerrür uygulamasına yol açacaktır.

e) Vergiye uyumlu mükelleflerin borçlarının tecili: 6183 sayılı Kanun Madde 48/A

6183 sayılı Tahsilat Usul Yasasına 2018 yılında eklenen bir madde ile “VUK kapsamına giren vergi, resim, harç ve cezalar ile bu alacaklara bağlı gecikme faizi ve gecikme zammının vadesinde ödenmesi veya haczin tatbiki veyahut haczolunmuş malların paraya çevrilmesi amme borçlusunu çok zor duruma düşürecekse, borçlu tarafından yazı ile istenmiş olmak ve bazı şartları taşımak koşuluyla vadesi bir yılı geçmemiş alacaklar, Maliye Bakanınca 36 ayı geçmemek üzere faiz ve teminat alınarak tecil olunabileceği” düzenlemesi yapılmıştır.

Maddenin amacı, vergi borcu bulunan, tecil edildiği takdirde mali sıkıntıdan kurtulma ihtimali olan ancak normal tecil sistemindeki şartları (özellikle teminat şartını) karşılamakta sorunu olan zor durumdaki mükelleflere borç erteleme kolaylığı sağlamaktır.

6183 sayılı Yasada zaten tecil müessesesi vardı. Bu madde, hem tecil süresi bakımından hem de şartları açısından mevcut uygulamaya göre daha kolaylık sağlayıcıydı. Ancak bu madde neredeyse hiç uygulanamadı. Zira, Madde hükmünden yararlanacak borçlunun;

1. en az 3 yıllık mükellef olması,

2. Bu üç yıl içerisinde 3 yıla ait vergi beyannamelerini kanuni sürelerinde vermiş olması (Kanuni süresinde verilen bir beyannameye ilişkin olarak kanuni süresinden sonra düzeltme amacıyla veya pişmanlıkla verilen beyannameler bu şartın ihlali sayılmaz.),

3. Başvuru tarihi itibarıyla vadesi 1 yılı geçmemiş borcunun borç ödemede hüsnüniyet sahibi olmasına rağmen ödenememiş olması,

Gerekmektedir. Buraya kadar her şey normal. Türedi mükelleflerin değil, normal, uyumlu ve iyi niyetli mükelleflerin sorunu hedeflenmektedir.

Üstelik, tecil edilen alacaklara, tecil faizi tatbik edilecek, beş yüz bin Türk lirasını aşmayan tutarlar için teminat aranmayacaktır. Yani yüksek tutarlı borçlar için özel bir avantaj konusu değildir.

Bu maddeden yararlanarak borç erteleyen mükellef görmedim, duymadım. Hatta bir rivayete göre “Bakanlık” bu yöndeki tecil taleplerine baştan olumsuz yanaşmaktaymış.

Peki, bu kadar masum ve iyi niyetli bir madde neden ihdas edildi? Neden uygulanma şansı bulamıyor?

 Varlığı “mükellef hakları” olarak lanse edilen ancak, uygulamada tatbik sahası bulamayan diğer bazı düzenlemeler hakkında, umarım pratik ve teorik bazda tartışmalar genişler ve “mükellef odaklı” düzenlemeler yapılırken dikkate alınır.

14.05.2019

Kaynak: www.MuhasebeTR.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

GÜNDEM