Altar Ömer ARPACI
Maliye Bakanlığı
Gelirler Başkontrolörü
Manisa Vergi Dairesi Başkanlığı
Gelir İdaresi Grup Müdürü V.
altararpaci@maliye.gov.tr
KURUMLAR VERGİSİ
MATRAH TESPİTİNDE TEMEL ESASLAR
Tarih: 28.01.2008
GİRİŞ
5520
Kurumlar Vergisi Kanununu da içeren yürürlükte olan vergi mevzuatı uyarınca
kurum matrahının tespitinde giderlerin anlatıldığı
KURUM MATRAHININ TESPİTİNDE GİDERLER(5520 SAYILI
KURUMLAR VERGİSİ KANUNU DOĞRULTUSUNDA) başlıklı kitabımız Ağustos
2007 ayında Yaklaşım Yayıncılıktan çıkmıştır. Bu kitabımızdaki “Kurumlar Vergisi
Matrah Tespitinde Temel Esaslar” bölümü aşağıda yer almaktadır.
1. MATRAH TESPİTİNDE, GELİR
VERGİSİ KANUNUNDA YER ALAN, TİCARİ KAZANÇLARA DAİR ESASLAR GEÇERLİDİR
5520 sayılı Kurumlar Vergisi
Kanununun 6. maddesine göre kurumlar vergisi, mükelleflerin bir hesap dönemi
içinde elde ettikleri safi kurum kazancı üzerinden hesaplanır. Genel olarak safi
kurum kazancı ise Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanç hükümlerine göre tespit
olunur. Yani kurumların elde ettikleri kazanç ve iratlar nereden kaynaklanırsa
kaynaklansın (ticari-zirai-serbest meslek kazançları, ücret, gayrimenkul-menkul
sermaye iratları veya diğer kazanç ve iratlar) her gelir unsuru ayrı ayrı değil
hepsi bir bütün olarak dikkate alınır ve kazanç tutarının hesabında Kurumlar
Vergisi Kanunu ile Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanç hakkındaki hükümleri
uygulanır.
Gelir Vergisi Kanununa göre ticari
kazancın tespiti gerçek ve basit usulde olmak üzere iki şekilde
gerçekleştirilmektedir.
Gerçek usulde ticari kazanç ise bilanço esasına veya işletme hesabı esasına göre
iki şekilde tespit edilebilmektedir. Gelir Vergisi Kanununun 38. maddesi bilanço
esasına göre, 39. maddesi de işletme hesabı esasına göre kazancın tespitini
düzenlemiştir.
Bilanço esasına göre ticari kazanç
teşebbüsteki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri
arasındaki olumlu farktan oluşmaktadır. Ticari kazancın bu suretle tespit
edilmesi sırasında Vergi Usul Kanunu'nun değerlemeye ait hükümleri ile Gelir
Vergisi Kanununun “indirilecek giderler” başlıklı 40. maddesi ile “gider kabul
edilmeyen ödemeler” başlıklı 41. maddesi hükümlerine uyulur.
İşletme hesabı esasına göre ticari
kazanç ise bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki
müspet farktır. Elde edilen hasılat; tahsil olunan paralarla tahakkuk eden
alacakları, giderler ise; tediye olunan ve borçlanılan meblağları ifade eder.
Emtia alım satımı ile uğraşanlarda ticari kazancın bulunması için hesap dönemi
sonundaki emtia mevcudunun değeri hasılata, dönem başındaki emtia mevcudunun
değeri ise giderlere ilave olunur.
Her türlü ticaret şirketleri (Türk
Ticaret Kanunu hükümlerine tabi şahıs ve sermaye şirketleri) ile kurumlar
vergisine tabi kooperatifler, iktisadi kamu müesseseleri, dernek ve vakıflara
ait iktisadi işletmeler ve iş ortaklıkları birinci sınıf tüccar sayılırlar ve bu
nedenle bilanço esasında defter tutmaları gerekir.(V.U.K madde 177/4) Yine aynı
madde hükmüne göre sermaye şirketleri dışında kalan kurumlar vergisi
mükelleflerinden işlerinin icabı, bilanço esasına göre defter tutmalarına imkan
ve lüzum görülmeyenlerin işletme hesabı esasına göre defter tutmalarına Maliye
Bakanlığı'nca izin verilebilir.
Yukarıdaki açıklamalardan
anlaşılacağı üzere kurumlar vergisi mükelleflerinde bilanço usulünde defter
tutma esastır. İşletme hesabı esasında defter tutulması durumunda ise Türk Vergi
Sisteminde yer alan bazı ayrıcalıklardan yararlanılamamaktadır. Örneğin işletme
hesabı esasında defter tutan kurumlar Vergi Usul Kanununun 323. maddesinde yer
alan şüpheli hale gelen alacakların gider yazılma imkanından faydalanamazlar.
2.
VERGİLENDİRME DÖNEMİ HESAP DÖNEMİDİR
Kurumlar vergisinde vergilendirme
dönemi gelir vergisinin aksine takvim yılı değil, hesap dönemidir.(K.V.K. md. 6,
25) Kurumların bir hesap dönemi içinde elde ettikleri safi kurum kazancı
vergilendirilecektir. Kazancın safi miktarı ise, bir hesap döneminde elde edilen
gelirden kazancın elde edilmesi için yapılan giderler düşüldükten sonra kalan
tutarı ifade eder. Hesap dönemi normal olarak takvim yılıdır. Ancak takvim yılı
dönemi faaliyet ve muamelelerinin mahiyetine uygun bulunmayanlar için, Maliye
Bakanlığı'na müracaat şartıyla Bakanlık 12’şer aylık özel hesap dönemleri
belirleyebilir. Yeni işe başlama veya işi bırakma hallerinde, bir tam yıldan
eksik olan faaliyet süresi de hesap dönemi kabul edilir.(V.U.K. md. 174) Özel
hesap dönemine izin alan işletmelerin hesap dönemi hangi yılda kapanıyorsa,
işletmenin kazancı o yılın kazancı sayılarak vergilendirilir. Kurumlar vergisi
beyannamesi, hesap döneminin kapandığı ayı izleyen dördüncü ayın birinci
gününden yirmibeşinci günü akşamına kadar, tarhiyatın muhatabının Türkiye'yi
terk etmesi halinde ise ülkeyi terk etmesinden önceki onbeş gün içinde verilir.
(K.V.K. md. 25) Kurumlar vergisi; beyannamenin vergi dairesine verildiği gün,
beyanname posta ile gönderilmişse, beyannamenin vergiyi tarh edecek daireye
geldiği tarihi izleyen üç gün içinde tarh edilir. (K.V.K. md. 16) Kurumlar
vergisi, beyannamenin verileceği ayın sonuna kadar ödenir. (K.V.K. md. 21)
3.
KAZANCIN TESPİTİNDE TAHAKKUK VE DÖNEMSELLİK İLKELERİ ESAS ALINIR
Vergi Usul Kanunu’nun 19.
maddesinde, vergi alacağının doğumu vergiyi doğuran olayın vukuu veya hukuki
durumun tekemmülüne bağlanmıştır. Kurum kazancının tespitinde 2 temel ilke söz
konusudur. Bunlardan birincisi tahakkuk esası, ikincisi ise dönemsellik
esasıdır. Tahakkuk esasına göre, kazancın tespitinde ödeme veya tahsilat dikkate
alınmaz. Bir hasılat unsurunun doğuşu(tahakkuku) yeterli olup tahsil edilmiş
olması şart değildir. Aynı şekilde bir gider unsurunun doğuşu(tahakkuku) yeterli
olup ödenmiş olması şart değildir. Burada tahakkuktan kasıt hasılat veya giderin
mahiyet ve tutar olarak kesinleşmesidir.
Uygulamada zaman zaman gelir ve
giderler açısından tahakkuk esasından sapmalar görülmektedir. İşveren
sendikalarına ödenen aidatlar ve SSK prim ödemeleri örnek olarak verilebilir.
Gelir Vergisi Kanununun 40/8.
maddesine göre; işverenlerce, Sendikalar Kanunu hükümleri uyarınca sendikalara
ödenen aidatların gider yazılması mümkündür. Ancak ödenen aidatın bir aylık
tutarı işyerinde işçilere ödenen çıplak ücretin bir günlük toplamını aşamaz.
Ayrıca madde hükmünden de anlaşılacağı üzere bu gider türünde tahakkuk esası
değil ödeme esası geçerlidir.
506 sayılı Kanunun 80. maddesinin
birinci fıkrasında "İşveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların
primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu kanun gereğince
hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden kesmeye ve kendisine ait prim
tutarlarını da bu miktara ekleyerek en geç ertesi ayın sonuna kadar Kuruma
ödemeye mecburdur.” denilmiş, aynı maddenin üçüncü fıkrasında da "Kuruma
ödenmeyen prim Gelir ve Kurumlar Vergisi uygulamasında gider yazılamaz"
hükmü yer almıştır.
Bu hükümlere göre, SSK priminin
gider olarak dikkate alınabilmesi için, bu primlerin Sosyal Sigortalar Kurumuna
fiilen ödenmiş olması gerekmektedir. Bu nedenle, sigorta primleri, dönemine ve
ait olduğu yıla bakılmaksızın fiilen ödendiği tarihte gider yazılacaktır.
Ancak 506 sayılı Kanunun 80. maddesi
gereğince bir aya ait sigorta primleri ertesi ayın sonuna kadar
ödenebileceğinden, Aralık ayına ait olan sigorta primlerinin ertesi yılın Ocak
ayı içerisinde ödenmesi durumunda bu primler Aralık ayının gideri olarak dikkate
alınabilecektir.
Yine; 04.03.2006 tarih ve 26098
sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 5458 sayılı Sosyal Güvenlik Prim Alacaklarının
Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunun 3.maddesinin beşinci fıkrasında; “Bu Kanunun 1 inci maddesinin ikinci
fıkrasının (b) bendi kapsamında borçları yeniden yapılandırılanlarca,
taksitlendirme süresinde beyanları üzerine tahakkuk eden; yıllık gelir ya da
kurumlar vergisinin süresinde veya vade tarihlerinin rastladığı yılı takip eden
yılın sonuna kadar tamamen ödenmemesi, katma değer vergisinde bir takvim
yılında üç defadan fazla kanunî ödeme süresinde veya vade tarihlerinin
rastladığı yılı takip eden yılın sonuna kadar ödeme yükümlülüklerinin yerine
getirilmemesi, bu vergi türleri için ikmalen, re'sen veya idarece yapılan
tarhiyatlardan, taksitlendirme süresince kesinleşenlerin ise kanunî süresinde
veya kesinleşme tarihlerinin bulunduğu yılı takip eden yılın sonuna kadar
ödenmemiş olması ya da bu borçların 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48. maddesine göre
taksitlendirilmemesi hallerinde, bu hususlar işverenin bağlı olduğu vergi
dairelerince Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirilir. Bu durumda, borçlular bu
Kanunun yeniden yapılandırma hükümlerinden yararlanma hakkını kaybederler ve
ödedikleri tutarlar Sosyal Sigortalar Kurumunun ilgili mevzuatı uyarınca
borçlarına mahsup edilir.” hükmü yer almaktadır.
Bu hüküm ve açıklamalara göre, SSK
priminin gider olarak dikkate alınabilmesi için, bu primlerin Sosyal Sigortalar
Kurumu’na fiilen ödenmiş olması gerektiğinden, sigorta primleri, dönemine ve ait
olduğu yıla bakılmaksızın (taksitlendirilerek ödenmesi halinde ödenen taksit
tutarlarından prim aslı kadarının) fiilen ödendiği tarihte gider yazılması
mümkündür. Sosyal Sigortalar Kurumuna ödenen, idari para cezaları ile ödenen
gecikme zamlarının, tecil faizlerinin ticari kazancının tespitinde gider olarak
dikkate alınması mümkün değildir.
1 seri no.lu Muhasebe Sistemi
Uygulama Genel Tebliğinde dönemsellik kavramı aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır.
“İşletmenin sürekliliği kavramı
uyarınca sınırsız kabul edilen ömrünün, belirli dönemlere bölünmesi ve her
dönemin faaliyet sonuçlarının diğer dönemlerden bağımsız olarak saptanmasıdır.
Gelir ve giderlerin tahakkuk esasına göre muhasebeleştirilmesi, hasılat, gelir
ve kârların aynı döneme ait maliyet, gider ve zararlarla karşılaştırılması bu
kavramın gereğidir.”
Dönemsellik ilkesine göre ise
kazancın tespitinde bir hasılatın olumlu, giderin ise olumsuz unsur olarak
dikkate alınabilmesi için söz konusu döneme ait olması gerekir. Bu ilkenin
hukuki dayanağını ise Vergi Usul Kanunu’nun “aktif geçici hesap kıymetleri” ve
“pasif geçici hesap kıymetleri” başlıklı 283 ve 287. maddelerinde bulmaktayız.
Ticari kazanç açısından gelirin ve giderin tahakkuk etmiş olması yeterlidir.
Ancak dönemsellik ilkesi gereği bir gelir veya gider tahakkuk etmiş olsa bile
ilgili olduğu hesap dönemine intikali gerekir. Bu nedenle gelecek dönemleri
ilgilendiren giderler ve gelirler gelir tablosunda değil bilançoda yer alırlar.
Bazı gider türleri önceden ödenmesine rağmen gelecek yılları
ilgilendirebilir. Bu tip peşin ödemeler yapılınca “280 Gelecek Yıllara Ait
Giderler Hesabı”nın borcuna kaydedilir. Birden fazla yılı ilgilendiren gider
ödemesi yapılmışsa dönem başında cari yılı ilgilendiren kısım bu hesaptan
çıkarılıp “180 Gelecek Aylara Ait Giderler Hesabı”nın borcuna aktarılır. İlgili
ay geldiğinde 180 no’lu hesaptan gider hesaplarına intikal ettirilir.
İçinde bulunulan yıldan sonraki
gelecek yılları ilgilendiren gelirler, dönemsellik ilkesi gereği ilgili gelecek
yıl veya yıllara aktarılmak üzere tahakkuk ettirilerek, içinde bulunulan yılın
gelirlerinden ayrılmış olur. Gelecek yılları ilgilendiren gelirlerin tahakkuku
için “480 Gelecek Yıllara Ait Gelirler Hesabı” kullanılır. Muhasebedeki
“ihtiyatlılık” ilkesi gereği bu hesaba, gelirin gelecek yıl veya yıllara ait
olduğu kesin olarak bilindiği zaman kayıt yapılır. Dönem başında cari yılı
ilgilendiren kısım bu hesaptan çıkarılıp “380 Gelecek Aylara Ait Gelirler”
Hesabı”na aktarılır. İlgili ay geldiğinde 380 no’lu hesaptan gelir hesaplarına
intikal ettirilir.
Dönemsellik ilkesi ile ilgili olarak
özellikli durumların iki örneği aşağıya alınmıştır. Bunlardan birincisi;
Telefon, elektrik, su vs. faturalarının gider
yazılacağı dönem sorunu, ikincisi ise vadesi geçtiği halde henüz
ödenmemiş olan vergi ve SSK prim borçlarının durumudur.
Telefon,
elektrik, su ve doğalgaz faturaları Vergi Usul Kanunu’nda düzenlenen "fatura ve
benzeri belgeler’’ kapsamında nitelendirilmektedir. Yukarıda belirtilen
belgelerin bazılarının üzerinde ‘’VUK hükümleri ve yönetmeliklerine tabi
değildir." ibaresi bulunması, bu belgelerin fatura ve benzeri olma niteliğini
ortadan kaldırmamaktadır. Belgelerin, üzerinde bu ibarenin bulunmasının nedeni,
belgelerin basım ve kullanımındaki bazı formalitelerin ortadan kaldırılmasıdır.
Söz konusu
giderler açısından en önemli özellik, bu giderlerin tahakkuk esasına göre gayri
safi kazançtan düşülmesidir. Aynı zamanda bu giderler açısından vergilendirmede
dönemsellik ilkesi esastır. Bu tür giderlerin tahakkuk ettikleri dönemde,
ilgilendirdikleri dönem gideri yazılabilir. Birden fazla dönemi ilgilendiren
giderlerin gelecek dönemler için aktifleştirilmeleri gerekir. Bu tür giderlerde
dönemsellik ilkesinin istisnasını, giderlerin ait oldukları dönem içinde
alacaklı kamu kuruluşları tarafından tahakkuklarının bildirilmediğinde,
ödendikleri yılda gider yazılabileceği durumu oluşturmaktadır.
Telefon,
elektrik, su ve doğalgaz giderlerinde, yukarıda belirtilen dönemsellik ilkesi
haricinde bunların işletmenin aktifinde kayıtlı olmaları veya sözleşmelerinin
işletme adına düzenlenmiş olmaları da ikinci bir özellik olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Dönem sonu envanter çalışmaları
sırasında dikkat edilmesi gerekli hususlardan birisi de, 360 ve 361 no’lu
hesaplarda yer alan ve vadesi geçtiği halde henüz ödenmemiş olan vergi ve SSK
prim borçlarının ne tür bir işleme tabi tutulması gerektiğidir.
Bu konu ile ilgili hesaplara ilişkin
olarak 1 seri no’lu Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliğinde yapılan
belirlemelere göre vergi ve sosyal güvenlik kesintileri ödemelerinin vadesinde
yapılmaması halinde, 360 ve 361 hesaplardaki vadesi geçen yükümlülükler yine
aynı gruptaki "368 Vadesi Geçmiş Ertelenmiş veya Taksitlendirilmiş Vergi ve
Diğer Yükümlülükler Hesabı”na aktarılmalıdır. Bu işlem, dönem içerisinde
yapılmamış olsa bile, dönem sonundaki envanter çalışmaları sırasında mutlaka
yapılmak durumundadır. Vadesi geçmiş ve ödenmemiş borçlar, “360” ve “361”
hesaplardan alınıp, en azından mali tablo aşamasında “368” hesaba mutlaka
aktarılmalıdırlar. Bu tutarların mali tabloda “360 ve 361” hesaplar içerisinde
bırakılmış olması, işletmenin bu tür borçlarını hep zamanında ödediği gibi bir
görüntü vererek mali tablo okuyucusunun aldanmasına neden olacak, bu yolla
“Tam Açıklama Kavramı” ile “Sosyal Sorumluluk Kavramı” gözden
çıkarılmış olacaktır.
Bilanço tarihindeki
işletmenin bütün borçlarının bilançoda yer almasını gerektiren bilanço ilkesi
gereği ve dönem içinde doğan tüm giderlerin doğduğu döneme kaydedilmesini
gerektiren “dönemsellik ilkesi” gereği, vadesi geçmiş olduğu için "368" hesaba
aktarılan vergi ve sosyal güvenlik borçlarının dönem sonu itibariyle oluşmuş
gecikme zamları da hesaplanıp tahakkuk ettirilerek "369- Ödenecek Diğer
Yükümlülükler" hesabına alacak kaydedilmelidir. Zira bu gecikme zamları da
işletmenin oluşmuş borçlarıdır ve işletme kişiliğinin gideridir. Giderin doğuş
zamanı da ödenme tarihi değil, tahakkuk ettiği tarihtir. Sonuçta, Tam Açıklama
ve Dönemsellik İlkeleri gereği, dönem sonu itibariyle oluşan gecikme zammı borcu
bilançoda, oluşan gecikme zammı gideri de o dönemin gelir tablosunda yer
almalıdır.
3.1. Dönemsellik İlkesinin
Tahakkuk Esasına Göre Önceliği
Ticari bir gelir ya da giderin
mahiyet itibariyle tahakkuk ettiğinden söz edilebilmesi için, miktar olarak
hesaplanabilmesi, gelire hak kazanılması ya da borç altına girilmesi
gerekmektedir. Tahakkuk esasına göre belirlenen gelir ve giderlerin yalnızca
cari döneme ait kısmı, aynı döneme ilişkin ticari kazancın hesabında gelir ya da
gider olarak dikkate alınabilir. Bu durum dönemsellik ilkesinin de bir
gereğidir. Kurum kazancının tespitinde Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanç
hükümleri dikkate alındığından kurum gelir ve giderleri açısından da tahakkuk ve
dönemsellik esasları geçerlidir. Ancak yukarıda anlatıldığı gibi bu esaslardan
sapmalar olabilmektedir. Ayrıca yine yukarıda yapılan açıklamalardan da
anlaşılacağı üzere ticari kazancının vergilendirilmesinde dönemsellik ilkesi,
tahakkuk esasının önüne geçmektedir. Fakat bu noktada göz ardı edilmemesi
gereken bir diğer husus bir gelirin veya giderin ticari kazancın veya kurum
kazancının tespitinde dikkate alınması için tahakkuk etmesinin şart olduğudur.
Vergi Usul Kanunu Gelir Vergisi Kanunu ve Kurumlar Vergisi Kanununda yer alan
düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde ticari kazancın, veya kurum
kazancının elde edilmesinde dönemsellik ilkesine uyulmak suretiyle tahakkuk
esasının geçerli olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
4. ZİRAİ FAALİYETTEN
DOĞAN KAZANÇ TESPİTİ İLE DAR MÜKELLEFLERDE GENEL ESASTAN AYRILINMAKTADIR.
Kurumlar vergisinde kazancın
tespitinde temel esaslar yukarıda açıklanmakla birlikte bazı özel durumlarda
genel esastan ayrılınmaktadır. Bunlar zirai faaliyetten doğan kazanç tespiti ile
dar mükelleflerde kazanç tespiti ile ilgilidir.
Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 22.
maddesinde dar mükellefiyete tabi kurumların, kurum kazançlarının tespitinde
özel belirleme yapmaktadır. Buna göre, dar mükellefiyete tabi kurumların,
Türkiye'deki kazançları, ticari ve zirai kazançlar dışında kalan kazanç ve
iratlardan ibaret bulunması halinde, kurum matrahının tespitinde, Gelir Vergisi
Kanunu'nun bu gibi kazanç ve iratların tespiti hakkındaki hükümleri uygulanır.
Kurumlar Vergisi Kanununun 6.
maddesinin ikinci fıkrasında; “zirai faaliyetle uğraşan kurumların, bu
faaliyetlerinden doğan kazançlarının tespitinde Gelir Vergisi Kanununun 59’uncu
maddesinin son fıkrası hükmü nazara alınır." hükmü yer almaktadır. Gelir
Vergisi Kanununun 59. maddesi zirai kazancın bilanço esasında tespiti ile
ilgilidir. Bu maddenin son fıkrası ile ayrıca aynı kanunun 56(zirai kazançta
hasılat), 57(zirai kazançta giderler) ve 58.(indirimi kabul edilmeyen giderler)
maddelerine atıf yapılmıştır.
Sigorta primi ve emekli aidatı işveren hisselerinin gider olarak
yazılabilmesi, bu primlerin ve aidatın geri alınmamak üzere Türkiye'de
yerleşik sigorta şirketlerine veya emekli ve yardım sandıklarının tüzel
kişiliği haiz bulunmaları şartına bağlanmış bulunmaktadır. Bu nedenle bu
şartlara haiz olmayan müesseselere yapılan bu tür ödemeler gider
yazılamayacaktır.
Kaynak:
www.MuhasebeTR.com
(Bu makale yazılı veya
elektronik ortamda kaynak
göstermeden yayınlanamaz.
Kaynak göstermeden yayınlayanlar hakkında yasal
işlem yapılacaktır .)