YAZARLARIMIZ
Zeki Burak Özkösemen
Serbest Muhasebeci Mali Müşavir
Bağımsız Denetçi
Bilim Uzmanı
Stj. Avukat
burak@vergiyonetim.com



İki Farklı Danıştay Kararı Kapsamında Kanuni Temsilcinin Sorumluluğu

Kanuni temsilcilerin vergi borçlarından sorumluluğuna ilişkin yakın geçmişte yayınlanan T.C. Danıştay 4.Dairesi E:2016/13717, K.2021/69 sayılı kararında özetle; “..şirket ortağının 26/09/2008 tarihinde tüm hisselerini devrettiği, ancak buna ilişkin tescil ve ilanın yapılmadığı, şirketi temsile yetkili olmaya devam ettiği dikkate alındığında, kanuni temsilci olarak seçilen ve bu durumu tescil ve ilan edilen kişinin herhangi bir sebeple kanuni temsilcilik sıfatının sona ermesi halinde bu hususun tescil edilip, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan edilinceye kadar üçüncü şahıslar nezdinde hukuki sonuç doğurmayacağı, dolayısıyla, davacının 26 Eylül 2008 tarihli hisse devri sözleşmesi ile şirketteki mevcut hisselerini devrettiği, ancak davacının temsil yetkisinin sona erdiğine ilişkin Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi'nde herhangi bir ilan yapılmadığından halen şirketi münferiden temsile yetkili müdür olduğu ve asıl borçlu şirketin 2010 yılına ilişkin vergi borçlarından sorumluluğu devam edecektir…” gerekçeleri ile hisse devir tarihinden sonraki dönemlere ait sorumluluğa hükmetmiştir.

Benzer konuda, T.C. Danıştay 9.Dairesi E.2009/9941, K.2013/835 sayılı kararında özetle; “ İstifa eden yönetim kurulu üyesinin istifa iradesinin şirkete ulaşması ile hukuki sonuç doğuracağı, durumun tescil ve ilan edilmese dahi istifa ederek fiilen ayrılmak suretiyle şirketin borçlarının ödenmesi konusunda yetkisi kalmayan davacının, şirketin varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen kamu alacaklarından sorumlu tutulması hukuka uygun bulunmamaktadır.” gerekçeleri ile istifa tarihinden sonrası dönemler için düzenlenen ödeme emirlerinin iptaline hükmetmiştir.

Yukarıda yer alan iki farklı daireye ait benzer durumda verilmiş iki farklı karar olduğu görülse de vergi sorumluluğunu doğuran işlemlere dair hukuki yönden tartışılabilecek bazı ortak hususlar mevcuttur.

Öncelikle kamu borcundan sorumluluğu limited şirketlerde ortaklık statüsü yönünden ayrı, tüm sermaye şirketleri açısından kanuni temsilci sıfatıyla sorumluluk yönünden ayrı değerlendirmek gerekmektedir. 213 Sayılı V.U.K. 10.maddesi ile 6183 Sayılı A.A.T.U.H.K. Madde 35 ve Mük.Md.35 yönünden yapılan sorumluluk düzenlemeleri herkesin malumu olduğu için üzerinde detaylı durmamayı tercih ediyorum. Ancak yukarıda yer alan yüksek mahkeme kararlarında olduğu gibi, hisse devri veya kanuni temsilcilik sıfatlarında değişiklik olması durumunda farklı sonuçlara ulaşılabileceğinden bu hususlar özelinde tartışmayı kayda değer görüyorum.

Her iki kararın ortak noktası, bir sermaye şirketinde yapılan değişiklik yaratan işlemin tescil ve ilan edilmemesinin kamu borcu açısından yarattığı sorumluluk durumudur.

6102 Sayılı T.T.K 595.(eski TTK m.520) Maddesi Limited şirketlerde pay devrini düzenlemiş ve madde hükmünde devir işlemlerinin yazılı ve noterce onaylı olması şeklinde geçerlilik şartına yer verilmiştir. Hisse devrinin geçerli olabilmesi için aranan bir diğer koşul ise, ortaklar kurulunun hisse devrine onayıdır. Ve hisse devri bu onayla geçerli olur. Görüldüğü üzere, hisse devri açısından tescil zorunlu bir şart olarak aranmamıştır. TTK 598.maddede yer alan tescil hükmü, kurucu değil açıklayıcı mahiyettedir. Aynı maddenin 3.fıkrasında “sicil kaydına güvenen iyi niyetli üçüncü kişinin güveni korunur “ hükmü yer almaktadır. Dolayısı ile tescil ve ilan ettirilmese dahi; genel kurul onayı ile şeklen geçerli hisse devri olması durumunda bu tarih itibariyle ileride doğacak kamu borçları açısından sorumluluğun son bulacağı tartışmasızdır.

Peki, hissesini devreden ortak aynı zamanda müdür sıfatına haiz ise bu görevi de son bulacak mıdır?

TTK m.623 şirket yönetiminin müdürlere ait olduğunu ve bunun şirket sözleşmesi ile belirleneceğini, en az bir ortağın müdür sıfatı olması gerektiğini belirtmektedir. Eski TTK m.540-541 hükümleri ise, Aksi kararlaştırılmış olmadıkça, ortaklar hep birlikte müdür sıfatiyle şirket işlerini idareye ve şirketi temsile mezun ve mecburdurlar. Şirket mukavelesi veya umumi heyet karariyle şirketin idare ve temsili, ortak olmıyan kimselere de bırakılabilir, hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümlerin değerlendirilmesi neticesinde kanun koyucunun hayatın olağan akışını da düşünerek öncelikle ortak kişilere temsil ve yönetim yetkisini ve sorumluluğunu verdiğini söylemek çok yanlış olmayacaktır. Kaldı ki hem yeni TTK hem de eski kanun maddelerinde yönetim ve temsil yetkisinin 3.kişilere verilmesi hususunda bir seçim imkanı tanındığı, bu yapılmasa dahi en azından bir ortağın mutlaka müdür sıfatına haiz olacağı, eski TTK döneminde ise aksi belirtilmediği sürece tüm ortakların bu sıfata haiz olacağı düzenlenmiştir.

Özellikle Danıştay 4. Dairesinin kararına bakıldığında, şirketteki tüm hisselerini satan bir ortağın müdürlük sıfatının devam ettiğinin kabul edildiği ve kanuni temsilcilik sıfatının sona ermesi halinin tescil ettirilmemesinin buna gerekçe yapıldığı görülmektedir. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Hayatın olağan akışı gereği kişinin, tüm hisselerini devrettiği bir şirkette müdürlük görevini sürdürdüğü iddiası bir varsayımdır ve istisnai bir haldir. Özellikle davaya konu olayın geçtiği dönem itibariyle yürürlükte olan eski TTK düzenlemelerini, yukarıda yer verdiğim değerlendirmeler çerçevesinde düşündüğümüzde; şirketin tüm hisselerini devralan ortağın müdür sıfatını almasının kural, dışarıdan bir kişinin müdür olarak atanmasının ise istisna olacağı düşünülmelidir. Eğer genel kurul kararında aksi açıkça belirtilmediyse, kişinin şirketle tüm ilişiğinin kesildiği kabul edilmelidir. Bu durumda şirketin borçlarını ödeme yetkisi ve imkanı bulunmayan bir kişinin, fiili hakimiyet alanı dışında bir konuda sorumlu tutulması kanaatimce hukuka uygun değildir. Kaldı ki idarenin bu konuda iyiniyetli 3.kişi durumunda olduğunu söylemek pek mümkün olmayacaktır. Her şeyden önce; idare ile mükellef şirket arasında bir ticari ilişki yoktur. Ortaklık ya da kanuni temsilci yapısına güvenerek vergisel yükümlülüklerin yerine getirilmesini kabul etmek yada etmemek seçimlik hakkına idare sahip değildir. Böyle olunca kanuni temsilcinin sicilde adı geçen kişi olduğuna güvenerek vergi beyanının kabul edildiği ileri sürülemeyeceğinden, eski TTK 39(TTK 36/4) madde hükmü de uygulama alanı bulamayacaktır. Dahası, kanuni temsilci değişikliğinin idareye dilekçe ile bildirilmiş olması ya da kurumlar vergisi beyannamesi ekinde yer verilmiş olması ihtimallerinde idarenin durumu bilmediği de iddia edilemeyecektir.

Başka bir ihtimalde, kanuni temsilcilik görevinden istifa eden bir kişinin, ortaklık sıfatı da yoksa, şirketle bir bağı kalmayacağından, tescil işlemleri üzerinde hakimiyet kurması da olanaksızdır. Bu durumda görevi son bulan kişi üzerine kamu borcu bırakmak isteyebilecek kötü niyetli diğer kanuni temsilci yada ortaklara fırsat verilmiş olacaktır ki, kanunun amaçladığı düzenlemenin bu olmadığı açıktır.

Bu nedenler ile Danıştay 4.Dairesinin verdiği K.2021/69 sayılı karara ve gerekçesine katılmak kanımca mümkün değildir. Danıştay 9.Dairenin verdiği K.2013/835 sayılı karar gerekçesi hayatın olağan akışına uygunluğu ile daha kabul edilebilir görünmektedir.

28.09.2021

Kaynak: www.MuhasebeTR.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

GÜNDEM