BASINDAN YAZILAR
Yeni Teşvik Paketinde Neler Var? / Emrah Akın - MuhasebeTR

Yeni Teşvik Paketinde Neler Var? / Emrah Akın

 Ekonomi Bakanlığı verilerine göre 2016 Ocak - Mart döneminde Türkiye’ye uluslararası doğrudan yatırım girişi 2 milyar dolar civarında gerçekleşti. 2015’in aynı dönemiyle karşılaştırınca (4,2 milyar dolar) bu girişin %52 civarında bir azalışı temsil ettiği görülüyor. “Tasarruf” konusundaki genel sıkıntılarımızı düşündüğümüzde, doğrudan yabancı yatırımların Türkiye için hayati önemde olduğu da anlaşılıyor.

 

Bu, doğrudan uluslararası yatırım düşüşünde dünya ekonomik ve siyasi konjonktürünün de Türkiye’nin çevresindeki siyasi belirsizliklerin de önemli payı var; ancak biz burada bu sonucu irdelemekten çok, dün açıklanan teşvik paketini incelemeye çalışalım. 

 

65. Hükümet Programı’nda Hangi Başlıklar Öne Çıkıyor?

 

Yakın zamanda kamuoyu ile paylaşılan 65. Hükümet Programı 6 temel alanda yoğunlaşıyor. Bu alanlar “demokrasi ve adalet, eğitim, reel ekonomide köklü değişim, öncelikli dönüşüm programları, kamu yönetimi ve kamu maliyesi”. Program’ın satır aralarına bakınca, Hükümet’in önümüzdeki dönemde yatırımlara ve projelere odaklanarak, özel sektör yatırımlarını daha fazla desteklemeye gayret edeceği anlaşılıyor. Bu arada Program’da başta uzay ve savunma sanayii olmak üzere “yerli ve milli sanayii” kavramının da altı çiziliyor. Her teşvik programının vazgeçilmez parçasına dönüşen “bölgesel kalkınma farklılıklarını azaltma” amacı da yine Program’da vurgulanan başlıklardan.

 

13 Haziran’da açıklanan pakette de yukarıda belirtmeye çalıştığımız konuların üzerine gidildiği anlaşılıyor.

 

Yeni Teşvik Paketinde Neler Var? 

 

Damga Vergisi Kanunu’nda önemli değişiklikler olacak

 

Hem ulusal hem de uluslararası yatırımcı bakımından ciddi bir maliyet baskısı yaratan, ekonomik aktörleri kayıt dışı işlem yapmaya zorlayan ve ekonomik sistem içinde sözleşme hürriyetine ciddi zarar veren bir yapıya büründüğünü söyleyebileceğimiz “Damga Vergisi” gözden geçirilecek ve yenilenecek. 

 

Bütçe içerisinde 11-13 milyar TL civarında bir ağırlığı olan “Damga Vergisi”nin revizyonunun -mali dengeler bağlamında- kolay olmayacağını belirtmeliyiz. Ancak yapılacak revizyonun yaratacağı ekonomik kazanımlarının (yatırımları teşvik, kayıt dışı sözleşmelerde azalma vb.) mali kayıplardan kat kat fazla olacağını da gözden uzak tutmamak gerekiyor. Dün açıklanan pakete göre; 

 

  • Yatırım teşvik belgeli yatırımlar kapsamında tedarikçilerle yapılan sözleşmelerden damga vergisi alınmayacak. Bu kapsamda, sabit yatırımların inşası ile bu inşaatlara ilişkin teknik müşavirlik sözleşmeleri de damga vergisinden muaf olacak.
     
  • Teşvik belgeli yatırımlar kapsamında satın alınan veya kiralanan “gayrimaddi haklar” için damga vergisi alınmayacak.
     
  • Damga vergisinin düzenlenen “tek nüsha”dan alınması sağlanacak.
     
  • Üst limitten damga vergisi alınan sözleşmelerden, bedel artışı durumunda tekrar damga vergisi alınmayacak.
     
  • Yüksek ve orta-yüksek teknolojili ürünlerin üretimiyle ilgili işlemlerle ilgili kağıtlar damga vergisinden muaf olacak.
     
  • Gemi inşa, bakım ve onarım işlemleriyle ilgili kağıtlardan damga vergisi alınmayacak.
     
  • İptal edilen kamu ihalelerinde ödenen damga vergisi mükellefe iade edilecek.
     
  • Yurtdışından teknoloji edinmeye yönelik şirket satın almaları da damga vergisinden ve harçlardan muaf tutulacak.

 

Atılan adımlar oldukça önemli ve devrimsel nitelikte. Bu adımların özellikle kayıtdışı ekonominin azaltılması ve yatırım maliyetlerinin düşürülmesi bağlamında ciddi etkileri olacağını öngörebiliriz. Pakette yer almamasına rağmen, sözleşmeler üzerinden alınan damga vergisi oranın (binde 9,48) zaman içerisinde indirilmesi ile bir kâğıttan alınabilecek azami damga vergisi (yaklaşık 1,8 milyon TL) tutarının düşürülmesi de yukarıda belirttiğimiz etkiyi en üst düzeye çıkarabilecektir.  

 

Türkiye’nin “Bölgesel Yönetim ve Bölgesel Hizmet Merkezi” olmasının önü açılıyor!
 

Yukarıda da vurgulamaya çalıştığımız üzere, ülkelerin çekmekte oldukları “doğrudan yabancı yatırımlar” uzun yıllardır oldukça önemli bir ekonomik parametre. Ülkeye çekilen doğrudan yabancı yatırım tutarının düzenli olarak artışı önemli bir ekonomik istikrar parametresi olarak kabul görüyor. Doğrudan yabancı yatırım çekmek Türkiye için de oldukça önemli. Hem yatırım çekmek hem de ülkenin döviz gelirlerini artırmak bağlamında bölgesel üs olma konusu anahtar önemde. Türkiye, dört saatlik uçuş mesafesi içinde bulunan yaklaşık 60 ülke ve 2 milyar insanla, uluslararası yatırımcı için oldukça önemli bir çekim merkezi. Bu kıymetli coğrafi konumun, ekonomik ve siyasi istikrar, hukuk güvenliği ve cazip yatırım teşvik imkânları ile desteklendiği her durumda Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırımlar için önemli bir adres olacağı konusunda şüpheye yer yok.  Özetle; Türkiye’nin bölgesel merkez olabilmek için en büyük kozu coğrafi konumu; ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere bu, tek başına yeterli değil; zaten yukarıda belirttiğimiz son dönem doğrudan yatırım girişleri de buna işaret ediyor.
 

Türkiye’ye gelecek doğrudan yabancı yatırımların özendirilmesine ve doğrudan yabancı yatırımlara uygulanacak işlemlere ilişkin temel hükümler 4875 sayılı  Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’nda yer alıyor.
 

“Yatırım Serbestisi” 4875 sayılı Kanun’un içine işlemiş temel bir prensip olarak karşımıza çıkıyor. Yani, uluslararası anlaşmalar ve özel kanun hükümleri tarafından aksi öngörülmedikçe yabancı yatırımcıların Türkiye'de doğrudan yabancı yatırım yapmaları serbest ve -daha da önemlisi- Türkiye’de yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabi tutuluyorlar.
 

Uluslararası yatırımcıların, Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan şirketleri veya Borçlar Kanunu’nda düzenlenen adi şirketleri kurarak veya bu şirketlere iştirak ederek Türkiye’ye yatırım yapmaları mümkün. Ancak henüz bu tür büyük yatırımlar yapmadan da Türkiye’nin ekonomik potansiyelini ve koşullarını analiz etmelerine imkân veren kolay bir yol daha var: “İrtibat Büroları (Liaison Offices)”.
 

Uluslararası şirketler Türkiye’ye bir “bölgesel yönetim merkezi” açarak buradan Türkiye’deki ve dünyanın çeşitli yerlerindeki birimlerini yönetmek istediklerine karşılarına vergisel kimi gri alanlar çıkmaktaydı. Bu noktayı açarsak; bölgesel yönetim merkezlerinin faaliyetlerinin vergisel açıdan bir “iş merkezi” oluşturması ve vergiye tabi tutulmaları konusunda Gelir İdaresi Başkanlığı’nın uygulama ve görüşleri tam anlamıyla berrak olmadığı için yatırımcılar bölgesel yönetim merkezi konusuna sıcak bakamıyorlardı.
 

Dün açıklanan paketten öğrendiğimiz kadarıyla bölgesel yönetim merkezlerine bir kurumlar vergisi muafiyeti yolda. Hâlihazırda, ödenen ücretler üzerinden gelir vergisi stopajı muafiyetinden yararlanabilen bölgesel yönetim merkezleri, verilecek kurumlar vergisi muafiyeti ile çok çekici hale gelecek. Bu adımın orta ve uzun vadede ülkemize üretim ve ihracat bağlamında büyük kazançlar sağlayabileceğini söyleyebiliriz.
 

“Bölgesel Hizmet Merkezi” konusu da Paket’te yer alan bir diğer önemli başlık. Bölgesel hizmet merkezlerini, “uluslararası sermayeli bir şirketin küresel organizasyonu altında bulunan ve çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren işletmelere “mimarlık, mühendislik, muhasebe kaydı tutma, çağrı merkezi” vb. hizmetleri sağlayan ortak hizmet birimleri” olarak tanımlayabiliriz.
 

Türkiye, hizmet merkezi olma yolundaki en önemli adımlardan birisini Haziran 2012’de Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10. maddesine eklenen bir bentle attı. Buna göre, Türkiye’de yerleşmiş olmayan kişilerle, iş yeri, kanuni ve iş merkezi yurt dışında bulunanlara Türkiye’de verilen ve münhasıran yurt dışında yararlanılan bazı hizmetlerden elde edilen kazancın %50’sinin beyan edilen kurum kazancından indirilebileceği hüküm altına alınmış oldu. Bu hizmetlerin -bazı tartışmalı noktalar dışında- KDV’ye de tabi olmayacağı düşünülünce, hizmet ihracatı merkezi olmak bakımından önemli bir adım atılmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu önemli vergisel destekten yararlanabilecek hizmetler mimarlık, mühendislik, tasarım, yazılım, tıbbi raporlama, muhasebe kaydı tutma, çağrı merkezi, veri saklama, eğitim ve sağlık hizmetleri olarak tespit edilmiş durumda.
 

Bu konuda 2012’de atılan bu önemli adımın meyveleri, hizmet merkezlerinin “operasyonel maliyetlerinin” düşürülmesine yönelik teşviklerin yokluğu nedeniyle toplanamamıştı. Yeni paketle, özellikle istihdam edilen personele ilişkin maliyetlerin düşürülmesi yolunda önemli bir adım atılacağı anlaşılıyor. Buna göre elde ettiklerin gelirin en az %80’i yurtdışına verilen hizmetler olan şirketlerin çalışanlarının ücretleri üzerinden gelir vergisi stopajı yapılmayacak. Gelir vergisi stopajı muafiyetinin tam olarak mı, yoksa belli oranlarda mı uygulanacağı henüz net olmamakla birlikte; bu adımın da Türkiye’nin hizmet ihracatı bağlamında devrimsel olduğunu belirtebiliriz.

Yabancı çalışanlara kolaylıklar geliyor

 

Paket’te yer alan önemli başlıklardan birisi de yabancı çalışanlara ilişkin. Buna göre “nitelikli” olarak belirlenen yabancı çalışanların çalışma izinleri kolaylaştırılacak. Bu çalışanlara uzun süreli çalışma ve oturma hakkı veren “Turkuaz Kart” da hayata geçiriliyor. Ek olarak şirket ortaklarının çalışma izni almalarının kolaylaştırılacağı da vurgulanmış. Tüm bu adımların da özellikle doğrudan uluslararası yatırımlar ile katma değerli üretim ve ihracat için hayati önemde olduğu söylenebilir.

 

Harçlar ve Emlak Vergisi teşviki

 

Teşvikli yatırımlar kapsamında inşa edilecek binalardan 5 yıl emlak vergisi alınmayacak. Ayrıca yatırımlara tahsis edilen araziler de belge süresince emlak vergisinden muaf olacak.

 

Şirket kuruluş sırasında tasdik edilen defterlerden ve yurtdışı fuarlara katılım amacıyla yapılan işlemlerden de harç alınmayacak.

 

Bu adımların da yatırım ve ihracat teşviklerinin etkinliğini artırma yolunda önemli olduklarını vurgulayalım.

 

Vergisel Ar-Ge teşviklerinde yeni dönem

 

Açıklanan Paket’e göre, yeterli kazanç olmadığı için ilgili yılda yararlanılamayan Ar-Ge teşvikinin endeksleme ile gelecek yıllara aktarılacağı ve farklı kanunlarda yer alan vergisel teşviklerin temel Ar-Ge Kanunu’na taşınacağı anlaşılıyor. Ayrıntılarını henüz göremediğimiz halde, bu adımın da özellikle katma değerli üretim ve ihracatın ilk adımı olan Ar-Ge faaliyetlerini etkinleştirmek için son derece isabetli olduğunu söyleyebiliriz.

 

Vergi beyannameleriyle sosyal güvenlik bildirgeleri birleştiriliyor

 

Bu adımla mükellefler tarafından vergi dairelerine verilen beyannameler ile Sosyal Güvenlik Kurumu’na verilen bildirgelerin tek bir platform üzerinden birleştirileceği anlaşılıyor. Bu adım sayesinde hem verilecek beyanname sayısı ve bürokrasinin azalacağını hem de mükelleflerin üzerindeki yükün hafifleyeceğini öngörmek mümkün. 

 

Ufukta Başka Neler Var?

 

13 Haziran’da açıklanan Paket’te yer almamasına rağmen önümüzdeki dönemde karşımıza çıkacak iki önemli değişikliğe daha değinelim.

 

Yeni Gelir Vergisi Kanunu geliyor

 

Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunları’nın yeni bir Gelir Vergisi Kanunu altında birleştirilmesine ilişkin tasarı uzunca bir süre önce TBMM’ye sunulmuştu. . Yeni Gelir Vergisi Kanunu’nun, kamu finansmanını sağlam temellere dayandıran, katma değeri yüksek üretimi destekleyen, uluslararası iyi uygulama örnekleri ışığında; mükellef odaklı, etkin, verimli ve adil bir vergi sistemi oluşturulması amaçlayan bir kanun olacağının altı çiziliyor. 

 

Vergi Usul Kanunu güncelleniyor

 

Vergi sistemimizin anayasası olarak niteleyebileceğimiz Vergi Usul Kanunu’nun da güncellenmesi planlanmış durumda. Vergilemenin temel prensiplerinden, değerleme ve ceza hükümlerine; uzlaşmadan vergi inceleme süreçlerine kadar birçok hayati düzenlemeyi içeren VUK’un güncellenmesi ve bazı aksak noktalarının düzeltilmesi oldukça önemli.

 

Teşvik Paketine Neler Eklenebilir?

 

 

İçerisinde son derece önemli adımların bulunduğu yukarıda özetlediğimiz teşvik paketi, yatırım teşviklerine ilişkin 2012/3305 sayılı Kararname ve yatırım teşvik sistemini etkileyen diğer mevzuata eklenecek bazı hükümler ile daha da etkili hale getirilebilir.

Özetleyecek olursak;

 

  • Mevcut ekonomik konjonktür çerçevesinde daha fazla uluslararası yatırım cezbedebilmek için teşvikli yatırımlara sağlanan “indirimli kurumlar vergisi” uygulamasının “yatırım dönemi ve işletme dönemi” ayrımı yapılmadan uygulanmasının sağlanması büyük önem taşımakta.
     
  • Teşvik belgeli yatırımlara ilişkin makine ve teçhizata uygulanan KDV istisnası kapsamına “yazılım, gayrimaddi hak vb.” giderlerin de dâhil edilmesi yararlı olacak gibi görünüyor.
     
  • Yatırım teşvik mevzuatı kapsamında yer alan “Stratejik Yatırımlar”ın teşviki konusunda da bazı adımların atılması yararlı olacaktır. Bu konuda hangi yatırım konularının stratejik olup olmadığı hakkında yatırımcıya net bir yönlendirme yapılması yararlı olabilir. Örneğin her yıl ülkemizin hedef ve ihtiyaçlarına uygun bir şekilde güncellenebilecek bir “stratejik yatırım konuları” listesi (örneğin savunma, havacılık, enerji, iletişim vb.) hazırlamak mümkündür. Bu liste her yıl bir Bakanlar Kurulu Kararı’na bağlanılarak resmi şekilde ilan edilebilir. 

    Stratejik yatırımlar -cari açık sıkıntımız nedeniyle- “ithalatın azaltılması” kaygıları ile teşvik mevzuatına eklenmiştir. Bu durum haklı olmakla birlikte, stratejik yatırımların teşviki mekanizmasından istenen verimin istenen henüz sağlandığını söylememiz oldukça zor. Kıymetli bir coğrafi konumda bulunan Türkiye’nin bir “üretim ve ihracat üssü” olabilmesi için; “ihracat potansiyeli olan yatımlar” da -belli şartları sağlamaları kaydıyla- bu stratejik yatırımlar kapsamına alınmalıdır. Ek olarak, stratejik yatırımlar için aranan “%40 katma değer yaratma” şartı başta olmak üzere dört temel şartın tekrar gözden geçirilmesi de faydalı olacak gibi görünüyor.

     
  • Teşvikli yatırım yapan yatırımcılara sağlanan “vergi indirimi desteğinin” -seçimlik olarak- vergi öncesi raporlamaya etki edecek şekilde nakit olarak verilmesi ve bu sayede uluslararası yatırımcılar bakımından çok kıymetli olan “vergi öncesi karlılığı” etkilenmesi sağlanabilir. Bu sayede yatırımcıların vergi öncesi karlılığı artacak ve bu sayede uluslararası yatırım kararları alınırken, Türkiye’nin rakip ülkelere göre rekabet performansı da artacaktır.
     
  • Yatırım teşvik sisteminin, sınırlı “faiz desteği” dışında yatırımcının finansman ihtiyacına yeterince hitap etmediği iddia edilebilir. Mevcut teşvik sistemi “hibe ve/veya kredi desteği” içermemekte; sadece alınan kredinin belli bir puanına karşılık gelen faiz yatırımcıya ödenmektedir. Faiz desteği tavanları da -stratejik yatırımlar hariç- son derece düşük rakamlar olarak tespit edilmiştir. Bu bağlamda; ekonomik anlamda önem arz eden yatırımlar için “faizsiz kredi ve/veya hibe desteği” uygulamalarının sisteme dâhil edilmesi önemli görünmektedir. Bu desteklerin de yukarıda önemini vurguladığımız “vergi öncesi karlılığı” etkileyerek, uluslararası yatırımcıyı ciddi olarak motive edeceği dikkatten kaçırılmamalıdır. 

(Kaynak: kpmgvergi | 15.06.2016)

GÜNDEM